Back

View Menu Menu

zaman = yaşam…

10 Comments

yaşam…
elle tutulur birşey değil,
zamana dikkat ettikçe
elimizden gidiyor.

Zaman Üzerine -3-

1 Comments

Zaman hakkında düşünmek hoşuma gidiyor; daha önce de zaman üzerine başlığında iki yazı yazmıştım (bu ve

Zaman Üzerine -2-

0 Comments

Bir hindistan cevizini elde etmek uğruna yakalanan o maymunu bilir misiniz? Uzakdoğuda maymun yakalamanın en kolay yo

Zaman üzerine…

1 Comments

Zaman ve evren konusuna girersem biraz boyumu aşacağına emin olsam da yazarak düşünmek istedim.

Yumurta – Andy Weir (çeviri)

1 Comments

(Bu yazı EarthWeb‘den çevrilmiştir, tüm hakları yazarı Andy Weir’a aittir)
Öldüğünde arabayla evin

Küçük ve Büyük Zihin Halleri…

4 Comments

Aydınlanmaya kim olduğumuzun, ne yaptığımızın, alışkanlıklarımızı ve döngülerimizi tanımadan, memnuniyet

Av Olmak

6 Comments

Bir avcının avını ne şekilde avlayacağı, hangi tuzaklar, ne aletler kullanacağı değildir önemli olan.

Yaşamınızı kökten değiştirebilecek 3 temel budist düşünce…

7 Comments

Budist düşüncelerden yararlanmak için yoga yapmanıza, çeşitli diyetler uygulamanıza veya inzivalara çekilmenize

su…

3 Comments

yaşam…
öğretiyor.
bir dalı tutmayı öğrettiği gibi,
bir dala tutunmamayı da öğretiyor.

Ronin ve Şibumi

5 Comments

Ronin, Japonya’da derebeylikleri zamanında ölüm veya bozgun sebebiyle efendisiz kalan ya da efendisinin (patron ola

Erikli Şelalesi Rotası

1 Comments

Tırmanışı kuru ve yavan geçse de araziye geçtiğimizde hepimiz keyiflendik; hele dereyi takip ederek önce Dipsi

Serindere Kanyon Yürüyüşü

4 Comments

[map style=”width: auto; height:400px; margin:20px 0px 20px 0px; border: 1px solid black;” gpx=”http:/

Don Kişot’un Savaşı

2 Comments

Uzunca bir süredir bu günü, 30 Mart’ı bekliyorduk.

sisin içine doğru

1 Comments

gölün ve göğün berisinin görülmediği çizgideyim,
bildiklerim buraya getirdiyse de,
bilmediklerim burdan itibar

Meditasyon için Genel ve Derinlikli Yöntemler

3 Comments

Bu yazı dizisini, meditasyon konusuna ilgi duyanlara yönelik ve farklı yaklaşımları içerdiği için yararlı gör

Kristaldeki Yansımalar

5 Comments

Hatırlamak… hatırlanmak… Herkesin var olması buna dayalı sanki.

konum-suz / state-less

2 Comments

Bu değişik başlıkla zihnin bir işleyiş biçiminden bahsetmeye çalışacağım.

Nefes al ve gözlemle… Nefes ver ve gözlemle…

1 Comments

Yeni bir hesaplaşmaya hoş geldiniz! Ringin sol tarafında kırıklığı olan biri, karşı tarafında havadaki nem, d

Böğürtlen yemenin zen’i

1 Comments

Bugünlerde dışarı çıktığımda yolumun üzerindeki yabani böğürtlenlerin keyfine varmaktayım.

Ya tutarsa?

1 Comments

Her şey gelip geçiyor…
İlişkiler gelip geçici.

Forumlar neden başarısız olmaya başlıyor?

3 Comments

Her forumda değil elbette, ama gezebildiğim bazı forumlarda gözlemlediklerimi paylaşmak ve üzerinde düşünmek is

ikisi bir arada…

1 Comments

Gece olmuş 2, harikalar diyarı gibi bir yürüyüşten, Pride March‘tan dönmüşüm.

En büyük zehir: Korku…

1 Comments

Her birimiz korku zehrini öyle bilinçsizce çevremize yayıyoruz ki… Yukarıdakilerin ek bir çabasına gerek ka

Yola Koyulmak…

0 Comments

Yola koldum; bundan birkaç sene önce arayışıma dönmüştüm.

Anılar, yapıştığımız deneyimler…

1 Comments

Yerliler, deneyimleri kendimizi geliştirmek için ödünç aldığımızı ve vakti geldiğinde sakinlikle onları iade

Direnişin Yalın Gerçekliği

1 Comments

Tercihler yapıyoruz hayatta. Beğendiklerimiz oluyor, beğenmediklerimiz.

Hangisi gerçek?

1 Comments

Hepimiz rüya görüyoruz, bazıları buna bilinçaltına süpürdüklerimizin ortaya çıkması der, bazıları da baş

mut-(lu/suz)-luk

1 Comments

Dün sevdiğim bir yol arkadaşım çok basit, ama konuyu tam da 12’den vuran bir video paylaşmıştı.

Zamanı Bükmek

1 Comments

Bir süredir yazılarda azalma var, doğrudur. İşim biraz kaprisli çıktı, ama tek gerekçem de bu değil.

değişim nerede başlar?

5 Comments

Uzunca bir süredir sevgili hocam Cem Şen’in geliştirdiği bir eğitim sürecini takip ediyordum.

Büyük Beklentiler

0 Comments

Biraz evlilikten bahsedeceğim; yazdıklarımdan tümden karşı durduğum düşüncesi çıkabilir; kişiselleşmeye gi

Sırların sırrı…

6 Comments

Bu sefer beni çok güldüren bir deneyimi paylaşmak istedim; sabah her zamanki gibi Üsküdar-Beşiktaş motoruna binm

Günümüzde duygu ve düşünceler arttıkça doğal olan sezgilerimiz yok oluyor…

0 Comments

Biraz kişisel hesaplaşmalara, biraz ruhsal çalışmalara ya da mutlu olma arayışına yöneldiğimizde karşımıza

hayat sana güzel…

0 Comments

Gıptayla kıskançlık arası bir ifade bu, hayat sana güzel.

arayış

0 Comments

“Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez genelde, bir türlü bulmasını beceremez, d

Günün birinde yaşlanacak, günün birinde öleceğiz…

0 Comments

“Neden bir Brahman olarak, neden bir çilekeş olarak savaşmasından sonuç alamadığını seziyordu Sidarta.

günbegün öfkemiz artıyor

0 Comments

öfke duyuyoruz… yaşamımız adeta bununla ilerliyor..
yaşamda olumsuzlukların getirdiği öfke büyük.

Her insanın yaşamı bir mandala’ya benzer…

0 Comments

Her insanın yaşamı bir mandala(*)’ya benzer -sonsuz, sınırsız bir daire.

Uçlarda yaşadıkça içimizdeki boşluk büyüyor…

0 Comments

Farkında mısınız?
Her gün mutlu olmak için şart koyduğumuz isteklerimiz biraz daha artıyor.

Unuttuğun dersi hatırlayacaksın…

0 Comments

Jack Kerouac’tan değerli bir alıntı, elimden geldiğince çevirmeye çalıştım.

gelir ve gider, yeter ki yürümeyi unutmayalım…

0 Comments



yollar kesişir,
birilerini bir araya getirir.

kendimle sohbetlerden…

0 Comments

“Zaman zaman yalnızlıktan rahatsızlık olup kendimi kalabalığa ya da sohbetle vakit geçirebileceğim bir ort

Farkındalık Tadınızı Kaçırır…

0 Comments

“Bilmek sorumluluktur” diye okumuştum zamanında Duvar Yazıları kitabında.

0 Comments

Yaşam enerjisini beslemek için onu sessizlikle koru.
Kalbini sakinleştir, müdahale etmeden (wu-wei) dur.

Karmayı Öğrenmek İçin Çok Uzağa Gitmenize Gerek Yok!

1 Comments

Budizm ve hinduizmin aşırıya kaçmış otantizmiyle bağlantılı bir spiritüellik furyası aldı başını gidiyor.

Merkez-kaç!

0 Comments

Yaşamda hep bu oyunu oynuyoruz: merkez-kaç! Merkezimizi içimizde tutmaktan alıkoyan nedir?
Yaşamda kendimizi bilin

Ne Kadar Katılmaya Açığız?

0 Comments

Az önce ‘öğrenci tipolojileri’ üzerine bir yazı yazayım diye içimden geçti.

ufak dersleri fark edebilmek…

0 Comments

Bugün arkadaşlarımdan Başar ile kısa da olsa azıcık konuşabilme fırsatım oldu, kaç zamandır aklımda idi; ya

Back

zaman = yaşam…

  / 20140706 /


y

yaşam…
elle tutulur birşey değil,
zamana dikkat ettikçe
elimizden gidiyor.
onu tutuyor sanıyoruz,
oysa bu yanılgı!
öylece geçip gidiyor,
yaşamlar oluşuyor,
yaşamlar bitiyor.
anılara sarılıyoruz,
geçmişi anımsayıp yaşatıyoruz.
ama o da yanılgı!
yaşanan yaşandı,
geçip gitti.
onlara tutunmak istiyoruz,
bizi biz yaptığını sanıyoruz…
anılar…
öğretmenimiz olması gerekirken,
lanetimiz oluyor, eziyetimizin aracı oluyor.

bir yaşam oluşuyor,
başka bir yaşam sönüyor.
buna ne üzülebilir insan,
ne de sevinebilir.
geliyor ve gidiyor işte.

seviyoruz,
seviliyoruz.
bağlanıyoruz,
kopuyoruz.
ve hepsi
derin birer iz oluşturuyor,
pikabın üzerinde,
tekrar ede ede kendini anımsatan.

ne garip varlıklarız aslında!
sonsuzca sevme potansiyelimiz var,
ayrılsak da,
yaşamımızdan çıkıp gitse de,
yitip gitse, ölüverse de
sevgimiz devam ediyor.
anılara mı, geçmişe olan hayali bağımıza mı,
asla yok olmayan öze mi?
o öz nerede?
kalbimizde mi?
zihnimizde mi?
karşı taraftaysa öldükten sonra nerede?
beraber oluştursak da,
biri ayrılsa da devam ediyor sevgi bir şekilde,
anılarla harmanlanarak.

sevgiyle, şükranla anımsıyorum…
ışığın onu bir tüy gibi taşıyacağını bildiğim
koca teyze’mi,
hayatıma kattığı sevgisi ve varlığı için.
umuyorum ki,
kendi anlayışına uygun mutlak huzuru bulur,
bu çarkı terk eder.

Zaman Üzerine -3-

  / 20130508 /


Z


Zaman hakkında düşünmek hoşuma gidiyor; daha önce de zaman üzerine başlığında iki yazı yazmıştım (bu ve şu). Yine aynı alanda bazı düşünceler gelişti, onları da buraya dökmek gerekti.

Buda, “Ne doğduk, ne de öleceğiz” diyerek insanın sonsuzluğuna işaret eder. Normal şartlar altında tüm evren, genel ya da öznel bazı kurallara tabidir ve fizik de yaşadığımız dünyaya bağıl olarak bazı kuralları dile getirir. Entropi olarak adlandırılan kural da, maddelerin enerjiye bağıl aşınması-çürümesini konu alır. Bu kuralın işlemediği madde veya canlı bulamazsınız, herşey ölümlüdür, yok olmaya mahkumdur. Her canlıda olduğu gibi bedenimiz de zamanla işlevini yitirecek ve içindeki hayat, kaybolacak. Buda, “ne doğduk, ne de öleceğiz” derken bedenin ölümlü olduğü gerçeğinin de elbet farkında; sonuçta kendi de zamanı geldiğinde zehirlenerek ölmüş. Burada ölmeyen bir öz var, ama buna ruh demek de sağlıklı bir yorum olmayacak. Kendi deneyimim, yaşadığım 43 yılı kapsıyor ve içinde ölüp dirilmek gibi durumlar da olmadı. Haliyle, ötesinden bahsedebilmem mümkün değil, zaten konumuz da bu değil. Yaşam, Buda’nın ifadesiyle başlangıcı ve bitişi olmayan sonsuz bir durum. Bedenimizse, o yaşamın ‘dile geldiği’ bir hal, bir fenerin önünde tuttuğumuz elin gölgesinin duvara düşmesi gibi, bu yaşamdaki izdüşümü.

Mist at Tone RiverZaman… saniyelerin, dakikaların, saatlerin, günlerin, hafta ve ayların, yılların birikimi. Zamanın ilerlemesi, evrende mekanın genişlemesiyle paralel bir olgu. Bizim algımızsa zamanı kendi ölçütlerimize göre kesip bölerek değerlendirebiliyor. Oysa zaman da, insan gibi başı ve sonu olmayan bir durum, bir nehir gibi. Zamanı böldükçe daha da bölebiliriz, bilimin olguları açıklamak için daha daralan kurallar oluşturması gibi. Matematikteki limit kavramını hatırlar mısınız, 0 ile 1 arasında bölünmelerle artan ve giderek derinleşen bir durumu ifade ediyordu. Aynı şekilde zaman da istediğimiz kadar parçalara bölelim, aslında akışkanlığı dışında hiçbir sıfat taşımayan iki ucu sonsuza açık bir kavram. Matematikte sonsuzun bir değere ya da sonsuza bölünmesi anlamsızdır. Zamanı da bölmek, birimlerle akışını anlatmaya çalışmak manasız bir çaba aslında.

Deminki yaşamın devamlılığı ile zamanın sonsuzluğu, birbirine çok paralel iki durum. Aslında zamanı, bir nehir gibi düşünürsek, yaşamlarımız için de bu nehir üzerine düşen izdüşümleri diyebiliriz belki.

Zamanın bölünmezliğini ve matematik kavramlarını düşünürken, ister istemez zamanı acaba asal sayılarla ifade etmek daha mı doğru olur diye düşünmeden edemedim. Asal sayılar, kendisi ve 1 haricinde başka bir sayıya bütün olarak bölünemeyen sayıların oluşturduğu dizidir. 2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19, 23, 29, 31, 37, 41, 43, 47, 53, 59, 61, 67, 71, 73, 79, 83, 89, 97,… diye devam eder (devamı). Zamanı bölünemeyen bir tekillik (ing: singularity) olarak kabul edersek, onu ifade etmek için de asal sayılar, düzenli artan sayılara göre daha doğru geldi bana niyeyse. Elbette artan bir değer, düzenli akışı ifade eder. Ama zamanın düzenli aktığını kim söyledi ki? Algımız, zamanın değişken hızlarda aktığını doğrular; bir tatildeyken zaman hızla geçip gider, ama bir randevuyu beklerken zaman geçmek bilmez. Bildiğimiz şekilde zaman kavramı, bu algısal zamanı hiçe sayar. Oysa algıladığımızı anlatmaya çalışıyor olsaydık zamanın esnediğini, daralıp genişleyebildiğini, bazen daha yavaş, bazen de çok hızlı akabildiğini anlatmamız gerekirdi. Objektiflik, yani değişmez bir paydada olguları açıklamak, bilimin fetişlerinden en önemlisi. Objektiflik ne kadar gerçekçi, onu da düşünmek gerekir, herşeyin birbiriyle ilişkisi yüzünden var olduğu bir ortamda objektiflik, anlamsız bir kavram oluyor aslında, ama bu da başka bir düşünme konusu.

Bir dönem -aşırı analitik olduğum zamanlar- olguları genel bir sıfatla tanımlamak için, Q-faktörü adını verdiğim bir değer kullanıyordum. Bu, bir olgunun zamanla da ilişkili olarak kalite faktörüydü. Bir halin, bir durumun ya da bir ilişkinin kalitesini bu değerle ifade ediyordum (kendi kendime). Örneğin bazı ilişkiler, çok kısa bir zaman diliminde çok yoğun olur, bazısı da uzun zamanda yavaş yavaş ilerler. Her iki durumun da kendine has Q-faktörü oluyordu. Çok yoğun bir durum, düşünceme göre bu yüzden uzun süremezdi. Dönüşüm prensibi, Q-faktöründe de geçerliydi, zamana bağıl olarak değişebiliyordu. Aslında bununla, değişken durumlara göre bir tanım yapmaya çalıştığımı görebiliyorum (oysa tanımlamaya çalışmak baştan hataymış ya!).

Zaman ve yaşam (süregelen ve devamlı olan), sonsuz olan iki kavram. Mekan ve beden de bunların izdüşümleri oluyor. Mekan ve bedeni aslında bir gibi düşünebiliriz, sonuçta beden de bir anlamda bir evren ve yaşam süresinin orta noktasında en çok alanı kaplıyor, sonra da yaş ilerledikçe tekrar küçülmeye ve yok olmaya başlıyor. Peki zamanla süregelen yaşamı bir düşünebilir miyiz? Zaman (nehri), yaşamı barındırıyor. Zaten yaşam olmasa nehir de akmazdı, demek ki ikisi de aslında bir noktada aynı. Aslında bir tek akış var, zaman, yaşam ya da taocuların ifadesiyle qi, bu akışla ilgili. Akışın bazen yavaş, bazen hızlı olması, onun doğal hali.

Zamanın ve yaşamın kesilip biçilemez, bölünmez hali, bir kültürün temel yapı taşlarından olsaydı nasıl olurdu, ne değişirdi, merak etmiyor değilim. Bölünemez bir zaman olduğundan telaş olmaz, yok olma korkusu olmadığından çok daha hafiflemiş yaşamlar olurdu. Binlerce yıl değişmeden ve evrenle uyum içinde yaşayan aborjinler geliyor aklıma…

Zaman Üzerine -2-

  / 20121212 / , , ,


B

Bir hindistan cevizini elde etmek uğruna yakalanan o maymunu bilir misiniz? Uzakdoğuda maymun yakalamanın en kolay yolu, bir kafesin içine hindistan cevizi koymak ve sadece elinin girebileceği bir açıklık bırakmaktır. Maymun, kafese elini sokup cevizi eline aldığında elini çıkaramaz, çünkü elindekini bırakmak da istemez; tüm bilinçli varlıkların en büyük zaafı olan açgözlülüğüyle yakalanmıştır.

Günümüzü çalışarak geçiriyoruz. Aldığımız maaşlar, belki aylık ihtiyaçlarımızı karşılıyor, belki de sürekli gelecekten yiyerek birer köle haline geliyoruz. Elbette bu kafesin içinde mutlu öten kuşlar gibi özgürlüklerimizden, bu yaşamın bir barınak oluşturmasından, güvencelerimizden bahsedebiliriz. Tatillerimiz dahi programlanmış; 15 günlük bloklar halinde yaşanıyor ve tatil mekanları da buna göre düzenlenmiş. Bunun dışına çıkmaya çalışmak sadece maddi veya sosyal olarak sarsılmayla sonuçlanıyor. Bilirsiniz, Galileo öncesi kilisenin de kabul ettiği görüş, Dünya’nın düz bir satıh-disk halinde olduğu ve bir yönde yeterince seyahat ederseniz boşluğa düşeceğiniz idi. Tatilinizi biraz uzun yapmak isteğiniz gibi düzene uymayan hareketler, bu sınırlara doğru seyahat olarak algılanıyor. Kazandığınız parayı elnize alın ve ona parasal değerinden uzak bir onje olarak bakmayı deneyin. Bir kağıt ya da metal parçası. Temsil ettiği değerinse ülke rezervlerinde altın olduğu söyleniyor. Ama bir bakıyorsunuz ki, ülke rezervinde o kadar altın bulunmuyor. O zaman bu kağıt parçasının temsil ettiği gerçek değer ne?

Parayla alınan başlıca ürün, zaman. Mağazaya gidip alışveriş ettiğimizde aslında o ürünü merkezinden almaktan tassaruf ediyoruz. Ekmeği aldığımızda ara aşamalarıyla uğraşmak istemiyoruz. Buğdayı tarlada yetiştirmek, büyüdüğünde alıp öğütmek ve un haline getirdikten sonra pişirmek… Bunların hepsi zaman (ve deneyim) ayrılan işler. Süt aldığımızda inek yetiştiremediğimiz, süt verdiği zaman orada olamadığımız, onu sağamadığımız ve ürünü zamanında tüketemediğimiz için marketten ambalajı içinde alıyoruz. Her ürün için bu mantığı devam ettirebilirsiniz. Bu yüzden aslında alışveriş yapılan tüm mekanlar, parayla temsil edilen zamanın ihtiyaçlarla değişildiği noktalar. Zamanımız olmadığı için bu noktalardan yararlanıyoruz, ama zaman kazanmak için de zamansızlığı seçerek tüm vaktimizi bir işverene teslim ediyoruz. Bunun dışında kalan sürelerimiz de üreyerek yeni üreticiler doğurmak, gereken minimum dinlenmeyi sağlayarak düzenli çalışabilmeyi garanti etmek, spor-hobi gibi konulara vakit ayırarak beden ve kafanın sağlıklı işlemesini sağlamak üzerine kurulu. Ha, bir de TV izlemek var ki, temelde amacı hipnoz aracılığıyla seçimlerimizi etkilemek. Ama orada dahi neler seçileceği belirli, Bir kümede kırmızı, mavi ve yeşil renkli toplar varsa sarı isteyeceğiniz önden tanımlanmadığından siz de o seçimi yapamaz halde oluyorsunuz. Ortada dolaşan ürünler, bir şekilde insanın elde edebileceği her tat, renk, kokuyu içeren ürünler. Tanımlanmış bir kümeden seçim yapmamız bekleniyor ve buna da seçim özgürlüğü gibi şık isimler veriliyor. Bu döngü her talebe ve her alana genişletilebilecek kadar kapsamlı.

Biraz da üst katmanlara bakalım; orada da sistem içerisinde bir yer edinerek daha büyük ‘hayalleri’ gerçekleştirmek isteyen bir tabaka var. Maaş karşılığı çalışan kesimden daha büyük riskleri aldıkları söylenir. Aldıkları risk, kişisel bir risk olmuyor, kriz durumunda şirketlerinin varlığı masaya yatırılıyor. Çalışanlara bazı işler karşılığında maaş veriyorlar; bu sayede aslında fikirlerini ellerindeki sermayeyle ödedikleri maaşlar üzerinden gerçekleştiriyorlar. Yine baştaki zaman birimiyle bakarsan aslında para (yani zaman satın alma sözü) karşılığında işlerini gerçekleştirecek işgücünü aynı anda çalışacak şekilde satın alıyorlar. Şirket, paralel bir çalışma ortamı yaratarak aslında bir zaman diliminde bir kişinin on, hatta belki de yüz zaman diliminde yapabileceği işi yapmış oluyor. Akışkan sıvılar ve fizik gözüyle bakarsak bu şekilde zamanı, normal akış değerinden daha yoğun akıtarak bir işin değerini arttırmayı sağlıyorlar. Zamanla ilgili tek bir insanın var edebileceğinden çok daha güçlü bir debi yaratarak bir değer oluşturuluyor. Feng shui de aslında su ve rüzgar akışını bereketle paralel görür. Bir işyeri, zamanı damıtarak daha güçlü bir bereket yaratmaya çalışır. Haliyle birilerinin damıtılacak zamanı kazana koyması gerekir. Karşılığında da ihtiyaçlarının karşılanacağını bilmesi genellikle yeterli gözükür. Daha büyük ihtiyaçlarının hepsi, erişebileceği şekilde bir katalogda yer alır. Bunları almak için ödemesi gereken zaman, çok büyük olduğunda banka gibi sistemler, normal (ya da ekstrem) hayalleri için imkan sağlar. Aşırı uçtaki hayaller ise mutsuzluk yaratır diye önerilmez, caydırılır. Bankanın yaptığını da aslında zaman birimi üzerinden görebiliriz. Parayla temsil edilen zaman ödemelerini toplar ve daha büyük bir güç yaratır. Düzenli zaman bağışlama sözleri karşılığında size hayallerinizden bir tutam verir. İşyerinde aldığınız maaş, ancak günlük hayatınızı idame ettirebilecekken hayalleriniz de devreye girdiğinde gelecekten zamanınızı günümüzde harcamaya başlarsınız. Zaten bankaların en acımasız yanı, henüz yaşamaya başlamadığınız zamanları hayalleriniz karşılığında sizden almış olmasıdır. Aslında hayaller, diğer bir ifadeyle beklentiler ya da daha net bir ifadeyle açgözlülük, bu düzene isteyerek bağlanmamıza yol açar.

Beslenmek için daha üstün bir zekaya yenik düşen bir maymundan farkımız kaldı mı? Biz de hayallerimize olan açgözlülükle yenik düşer ve aslen değeri olmayan paralar karşılığında hizmet vermeye başlarız. Hayaller ne kadar büyük olur da bunları gerçekleştirme isteği de ne kadar güçlü olursa bu düzene bağlılığımız o kadar güçlü olur. Sadece evime, aileme bakayım, güvencem, sağlığım, yiyeceğim eksik olmasın, biraz da eğlenip yaşamımı sürdüreyim demek bile aslında yeterince güçlü bir beklenti.

Ekonominin bizi yönlendirdiği hal, insanların reel zamanlarını ya da verdikleri mesai karşılığı elde ettikleri para ile yaşamımızı sürdürebileceğimiz düşüncesine bağlanmamız. Daha üst katmanlar olan işverenler, patronlar, bankalar da beklentilerimizle beslemeye devam ediyoruz. Sistem kötü, herşeyin sebebi tepedekiler diye suçlamakla sadece bu yaratılmış gerçeklik için bir sebep bulmuş ve bu akışa itiraz eden zihnimizi tatmin etmiş oluyoruz. Düşünme eksenimizi kaydırmadığımız sürece bu gerçeklikte var olmaya devam edeceğiz. Bu konu, geçenlerde ele aldığım Zaman Üzerine yazısıyla da genişletilebilir. Zamanın olmadığı fikrinden yola çıkmıştım ve zaman-mekan ilerlemesinin gerçek olmadığında etkilerini düşünmüştüm. Bu yazıdan da zamanın yaşamın akışı değil, bir ödeme birimi olduğunu düşünebiliriz belki. Yaşamı zaman ile ölçmek sanırım insanlığın en büyük tuzağı, yanılgısı, hatası. Algılamamız gerekense açgözlülüğümüzün etkilerinin bizi nasıl oluşturduğu ve bu samsarik döngüden nasıl çıkacağımız…

Zaman üzerine…



Z

Zaman ve evren konusuna girersem biraz boyumu aşacağına emin olsam da yazarak düşünmek istedim. Zincirleme sayıklama ya da düşünceyi esnetme antremanı olarak görebilirsiniz. Eminim ki bu düşündüklerimin çok daha derin halde düşünenler de vardır.

Büyük patlama öncesi tüm evrenin ufacık bir alanda sıkışık şekilde olduğu söyleniyor. Patlamayla bu ufacık alandaki tüm madde, genişlemeye başlamış. Zaman ilerledikçe genişleme tüm parçaların birbirinden algıladığımız fiziksel ölçülere göre uzaklaşmasına sebep olduğunu gösteriyor. Bu şekilde bakınca zaman, formun boşlukta-mekanda katettiği mesafeyi tanımlayan bir ölçü olarak görürsek aslında zaman, mekanı ölçmemizi sağlayan başka bir birim. Cetvelle ısıyı ölçmek kadar doğrusal olmayan bir ölçme şekliyle evren modelini anlamaya çalışıyoruz. Burada aklıma takılan bir nokta, ya zaman algısı, bizim sınırlı algımızı daha da sınırlandıran bir unsursa? Ya da biz evrenin büyüdüğünü farz ediyoruz ya, ya ilk olduğu haliyle duruyorsa ve biz, onun içinde sadece ufalıyorsak? Sonuçta bizim bakış açımıza göre evren büyüyor! Aslında olan fraktal geometrik şekillerde olduğu gibi, yakınlaştıkça sürekli detayları zenginleşen bir durum söz konusu olabilir. Algımızın artması, çeşitli konularda derinleşmemiz, hayatı basitten daha karmaşık şekillere dönüştürmemiz aslında bu detay zenginleştirmesinin yansımaları olarak görülebilir. Eski zamanlarda olduğu gibi nehrin kenarında akışı gözlemleyerek biraz peynir, biraz ekmek ve şarapla yaşamıyor; hayatı türlü dolaylı araçlarla, karışık şehirler ve insan ilişkileri örgüsünde yaşıyoruz. Hayatımızın detay katsayısı giderek artıyor. Evren modeli de gözlem ve soncunda edindiğimiz bilgi arttıkça değişiyor, derinleşiyor, zenginleşiyor. Ama hala ‘Evreka!’ diye bağırarak peştemalı elinde koşan bir bilim adamı görülmüyor.

Buradan başka bir detaya sıçramama izin verin. Bilgi arttıkça dedim ya… Bilgiyi de zamanın yansıması olan bir ölçüt olarak görebilir miyiz? Sonuçta kümülatif bir değerden söz ediyoruz. Zaman arttıkça bilgi de artacaktır, kuşkusuz. Yeni teoriler geliştirilecek, bunlar sınanarak bir takım kurallar oluşturulacak. Ama yine de zamana bağıl bir değer söz konusu. Tüm var oluş, evren ve diğer herşeyi anlamamızı sağlayacak algımızı bile zaman içinde, biriktirdiğimiz bilgilerle oluşturuyoruz.

“Evvel tek idik, şimdi bir olduk.”

Isınma hareketlerini yaptığımıza göre şimdi beyin kaslarımızı esnetmeye başlayabiliriz. Bu yukarıda anlatmaya çalıştığım denklemden zaman değişkenini çıkartmayı deneyelim, bakalım ne oluyor? Zaman olmazsa, evren modelinde genişleme de olmuyor. Zaman olmazsa üç boyutlu kurguladığımız evrende aslında boyut da olmuyor. Zamanı aradan çıkarttığımızda bilim adamlarının kutsal ilk sonuç (ve tüm sebeplerin başlangıcı) büyük patlama da olmuyor aslında. Batı düşüncesinin (ve buna bağlı gelişen tüm bilim ve kültürün) takıldığı önemli bir engel, herşeyi sebep sonuç ilişkisinde görmeye çalışması; oysa uzakdoğuda -özellikle taoculukta- bu ilişki, en fazla tüm modelin sadece bir parçası olabilir. Dinsel sistemlerde ilk kaynak (sebep) olarak tanrı gösterilir. (Batılı) Bilimde de bu ilk sebep büyük patlama oluyor. Bu, tıpta açıklanamayan her durumun sebebini genetiğe atmak kadar kaypakça bir yaklaşım bence. Neyse, düşünce zincirini kırmamak için devam edeyim.

Büyük patlama, fiziksel bir patlama dahi olmayabilir; sadece bilincin maddeye kavuşma hali de olabilir. Sonuçta algılayabildiğimiz ve gözlem yapabildiğimiz için de düşünebiliyoruz. Quantum fizikteki deneylerden bir gözlem eylemi ve gözleyen olduğu sürece madde, bu gözlemciye göre bir form alır. Form, aslında algı ile sınırlanmış bir biçemdir; algı düzlemi değişirse formun da bundan etkilenmesini düşünebiliriz. Bulunduğumuz boyuta dair ölçümler, zamanın oluşturduğu mekanın bir ölçümlenmesi diyebilirsek maddenin formunun zamana bağıl olduğunu da bunun bağıl sonucu olarak görebiliriz.

Zaman olmazsa gelmiş ve gelecek de olmadığından tüm zamana bağlı değişimler de aslında olmuyor. Olduğumuz ile olacağımız arasındaki tek fark, algılama seviyesidir. Bir bilgi seviyesinden bir diğerine geçmemiz, yaşamımızı değiştirmek, aydınlanmak diye bir durum da yok. Olacağımız neyse o’yuz; Bütünle bir, bir ile de bütünüz.

Bu şekilde tüm evreni kapsıyor olsak da, ölçme-kıyaslama-rekabet algı seviyesi ile aslında bütün-bir olma halinden kendimizi uzak tutmaya gayret ediyor gibi bir halimiz olduğu söylenebilir. Bulunduğumuz algılama ve bilgi seviyesi ile yarattığımız zengin fraktalin sonsuzluğu içinde kaybolmaya eğilimimiz daha fazla. Taocu kozmolojide varlığın oluşumu, yokluktan birliğe, oradan dualiteye ve onbin (sonsuz) varlığa şeklinde çoğalmacı bir yapıda anlatılır. Ustaların yoluysa bu yolu tersine yürümektir. Sonsuzluktan ikiciliği aşmaya, oradan da tekliğe ulaşmak salt çabayla değil farkındalığa eşlik eden derinleşen bir anlayışla olabilir.

Yumurta – Andy Weir (çeviri)

  / 20150303 /


(

(Bu yazı EarthWeb‘den çevrilmiştir, tüm hakları yazarı Andy Weir’a aittir)

Öldüğünde arabayla evine gidiyordun.
Araba kazasıydı; farklı bir kaza değildi ama sonucu ölümcüldü. Geride karını ve iki çocuğunu bıraktın. Acısız bir ölümdü. Acildekiler seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama yararı olmadı. Bedenin çok zarar görmüştü ve iyi ki ölmüşsün diyebilirim.
İşte orada karşılaştık.
“Bana ne oldu?” diye sordun, “Neredeyim?”
“Öldün” diye gayet ciddi yanıt verdim. Kelimeleri yumuşatmanın manası yok.
“Bir… bir tır vardı ve kayıyordu…”
“Evet,”
“Yani… yani öldüm?”
“Evet. Ama üzülme, herkes ölüyor nasılsa.”
Etrafına bakındın. Tam bir hiçlik. Sadece sen ve ben. “Burası neresi?” diye sordun. “Burası ölüm ötesi mi?”
“Öyle denilebilir” oldu cevabım.
“Tanrı mısın?” diye sordun.
“Evet” dedim “tanrıyım.”
“Karım… çocuklarım…”
“Ne olmuş onlara?”
“İyi olacaklar mı?”
“İşte bu, duymaktan hoşlandığım birşey. Ölüyorsun ama tek ilgin ailen. Bu, güzel bir bakış açısı.”
Hayranlıkla bana baktın. Senin gözünde tanrıya benzemiyordum, herhangi biri gibi algılıyordun beni. Ya da kadın. Belki belli-belirsiz bir otoriter figür olarak. Tanrıdan daha çok dil öğretmeni gibi.
“Endişe etme,” dedim “İyi olacaklar. Çocukların seni her durumda iyi duygularla hatırlayacak. Sana olumsuz duygular geliştirmeye zamanları olmadı. Karın ise… dışarıdan matem tutulacak ama gizliden gizliye rahatlayacak. Doğruyu söylemek gerekirse, evliliğin yıkılmaya başlamıştı. Sana bir rahatlık sağlayacaksa, rahatladığı için de pişmanlık duyacak.”
“Hay allah,” dedin. “Peki şimdi ne olacak? Cennete ya da cehenneme mi gidiyorum?”
“Hiçbiri.” dedim. “Tekrar doğacaksın.”
“Ha, demek hindular haklı çıktı.”
“Tüm dinler, kendilerince haklı.” diye yanıt verdim. “Hadi benimle yürü.”
“Boşlukta yürümeye başladığımda yanımda takip etmeye başladım. “Nereye gidiyoruz?”
“Özellikle bir yere değil.” dedim. “yürürken konuşmak keyifli oluyor.”
“O zaman ne anlamı var ki?” diye sordun. “Tekrar doğacaksam, bembeyaz bir sayfa gibi olacak, değil mi? Bir bebek gibi. Yani tüm deneyimlerim, ve bu yaşamda yaptıklarımın tümü anlamsız oluyor.”
“Hiç de öyle değil!” diyerek tepkimi gördün “Tüm geçmiş yaşamlarının ve deneyimlerinin bilgisini taşıyorsun. Bunları hatırlamıyorsun sadece.”
Yürürken durup seni omuzlarından kavradım. “Ruhun inanabileceğinden çok daha iştihamlı, güzel ve büyük. İnsan zihni, gerçekte olduğunun ufacık bir kısmını taşıyabiliyor. Bu, sıcak ya da soğuk olduğunu görmek için parmağını bir bardak suya sokmak gibi. Kendinden ufacık bir kısmı, bir araca koyup suyu deneyimleyip parmağını geri çektiğinde o deneyimin tümüne sahip oluyorsun.
Son 48 yılını bir insanın bedeninde geçirdin. Kendini geliştirip bu sonsuz blincini henüz kavrayamadın. Orada yeterince kalabildiğimizde herşeyi hatırlamaya başlıyor olurdun. Ama yaşamlar arasında geçiş yaparken bunu yapmanın bir anlamı yok.”
“Peki kaç defa tekrar tekrar yaşama geldim?”
“Çok… inan bana pek çok kez. Ve her biri de birbirinden çok değişik olan yaşamlara. Bu sefer Çin’de M.S. 540 yılında doğan köylü bir kız olacaksın.”
“Bir saniye, ne?” diye afalladın “Beni tekrar geri mi gönderiyorsun?”
“Galiba öyle oluyor, evet.

Küçük ve Büyük Zihin Halleri…

  / 20150108 /


A

Aydınlanmaya kim olduğumuzun, ne yaptığımızın, alışkanlıklarımızı ve döngülerimizi tanımadan, memnuniyet ve neşe olmadan erişmenin mümkün olmadığı söylenir. Kendimize şefkatle yaklaşmak ve koşulsuz-şartsız bir arkadaşlık geliştirmemize tibet dilinde maitri denir.

İnsanlar, bunu sıklıkla kişisel gelişim veya kişiliğin inşası ile karıştırabiliyor. Kendimize iyi davranma konusunda o kadar kendimizi kaptırabiliriz ki, bunun insanlara etkisini göremeyebiliriz. Hatalı bir bakışla maitri’yi sonsuz mutluluğun arayışı olduğunu, reklamların baştan çıkarıcı şekilde ifade ettiği gibi yaşamımızın sonuna kadar iyi hissedeceğimizi sanabiliriz. Sırtımızı pohpohlayıp “Sen en iyisisin”, “bundan daha iyilerine layıksın”, “Endişelenme, herşey daha iyi olacak” demek değildir. Bu, kişinin kendini aldatmasının giderek hassaslaştığı, bunu ortaya çıkarmanın sabırla devam ettiği bir süreçtir.

Maitri’yi farklı kılan, bir sorunu çözmeye çalışmamamız. Acıyı yok etmek için çabalamıyoruz ya da daha iyi bir insan olmaya da çalışmıyoruz. Bunun temelinde, olanların ne bir başlangıç ne de bir son olduğunu anlamak yatar. Sadece zamanın başından beri yaşanan olağan insan deneyimlerinin aynısını yaşıyoruz. Düşünceler, duygular, ruh halleri ve hatıralar gelir ve gider, şimdiyse hep buradadır.

Tatsız olan şudur ki, onaylanmayı beklerken onaylanmayı çalışırız. Sert davranışlara kapıldığımızda sertliği çalışırız. Bir konuyu ne çok çalışırsak bu vasıflar giderek güçlenecektir. Kendimize ve başkalarına acı verme konusunda birer uzman haline gelmemiz ne acı. Bu noktada nezaket çalışmalı ve bırakmayı öğrenmeliyiz. Her ne oluyorsa buna karşı meraklı bir tutumla yaklaşarak olduğundan daha büyütmeden karşılayabiliriz. Kafa karışıklığının gücüne karşı savaşmak yerine onu kabullenebilir ve bu sayede rahatlarız. Bunu keşfettiğimizde berraklığın da daima orada bulunduğunu fark etmeye başlarız. En talihsiz insanın başına gelebilecek en kötü olayın ortasında kendimizle yürüttüğümüz en sert diyalogda bile açık alanı bulabilmek mümkündür.

Kendimiz hakkında bir imgelemi her zaman yanımızda taşırız. Buunu ifade etmenin bir şekli, ona “küçük zihin” adını vermek olabilir. Tibet dilinde buna sem de denebilir; zihin için kullandıkları sayılı farklı ifade bulunuyor. Ama bunlardan ikisini bilmek bize yardımcı olabilir; sem ve rikpa. Sem düşüncelerin hareketli halleri, kendimiz hakkında bir imgelemi oluşturan bir konuşmalar nehrine benzetilebilir. “Rikpa” ise kelime anlamıyla zeka veya parlaklığı ifade etmektedir. Planlamarımızın ve endişelenmelerizin, tüm dilek ve isteklerimizin, her türlü seçme ve tercih etme alışkanlıklarımızın arkasında rikpa’nın sonradan yaratılmamış bilge zihni daima durur. Kendimizle konuşmayı bıraktığımızda rikpa sürekli oradadır.

Nepal’de köpekler gece boyunca havlar. Yaklaşık yirmi dakikada bir hepsi birden susar ve ortalık sessizliğe bürünür; o sessizlik anında büyük bir rahatlama yaşanır. Sonra tekrar havlamaya başlarlar. Sem küçük zihni de buna benzetebiliriz. Meditasyon yapmaya başladığımızda köpeklerin havlamasının asla kesilmeyeceğini sanırız. Bir süre sonra kısa boşlukları fark edebiliriz. Zihnimizdeki söylenmeler, terbiye isteyen vahşi köpekler gibidir. Onları dövmek ya da taş atarak susturmaya çalışmak yerine onları sevecenlikle terbiye etmeye çalışabiliriz. Düzenli şekilde onlara şefkatle ve gereken hassasiyetle yaklaşırsak zaman içinde sakinleşmelerine fırsat veririz. Birkaç ufak komutla sandığımızdan ne kadar fazla bir açıklık sağladığımıza biz bile şaşırabiliriz.

Elbette fondaki gürültü devam edecektir. Köpeklerden kurtulmaya çalışmıyoruz. Ama rikpa’nın ferahlığını tatmaya başladığımızda her alana sızmaya başlayacaktır. Bu ferahlığın bir pırıltısını dahi yaşadığımızda bunu kendimize şefkat ile beslemeye başladığımızda genişlemeye başlar. Pişmanlıklarımızın içine sızar. Korkularımızın içine sızar. Olgular ve kendimiz hakkında inandığımız tüm görüşlerin içine sızar. Hatta bazen yaşamın bir rüya olduğu izlenimine bile kapılabiliriz.

PEMA CHÖDRÖN – “When Things Fall Apart” kitabından çevrilmiştir.

 

Av Olmak

  / 20141203 /


B

black-panther-photoasBir avcının avını ne şekilde avlayacağı, hangi tuzaklar, ne aletler kullanacağı değildir önemli olan. Avcı, avını sabırla gözlemler; nerelerde hareket ettiğini, yuva, yemek ve üreme alanlarını, davranışlarını izler. Gerektiğinde emin olmak için sınar. Avının rutin davranışlarını bir kez öğrendi mi avlanmak artık bir dizi eylemin yapılmasıdır. İyi bir avcı, günün hangi zamanında avın nerede olduğunu bilir, onunla hareket edip onunla durmasını bilir. Avın döngüsüne girmek, onunla aynı davranışları göstermek ama aynı zamanda gözlemci olarak kalmak, kendisini avdan bir adım ötede tutmasını sağlar.

Eski kültürlerde avcı olmak, bir onurdu; ama aynı zamanda her an tetikte yaşamak anlamına geliyordu. Yaşamın her anını pürdikkat yaşadığınızda hiçbir an, gereksiz düşüncelere, pişmanlık, endişe gibi kafa karıştıran duygulara vakit kalmıyordu. İyi iz sürebilmek, üstün olmanın ilk adımıydı. İz süren, davranışları gözlemleyebilen, diğer bir türü yok edebiliyordu. Ama o dönemlerde temel kurallardan biri, sadece yemek için avlanıyor olmaktı, diğerlerinin üzerinde güç elde etmek için değil. Bir kere avın, sadece hayvan türlerinden değil, insan türleri de olabildiğini deneyimleyen insan, zincirde alt halkalarda olmamak için, salt güç elde etmek uğruna kendi türüne de saldırmaya başladı. Ve savaşlar doğdu… Önce tarlalar arasında sınır kavgalarıydı bunlar, ama bu davranış biçimi bir kere kendini gösterdi mi, çok hızlı şekilde yayılmaya başladı. Hangi düşünceyi ya da davranışı beslerseniz, o hızla büyür. Derebeylikler, sonra da ülkeler arasında savaşlar da benzer güç kavgalarına araç oldu. Ezilmemek için ezmek kuralı hakim gelmeye, dünyayı yönetmeye başladı. Samana düşen bir kıvılcım gibi, tüm insanlık, ne yazık ki bu düşünce biçimini benimsedi. Her avcı, aynı zamanda daha güçlü birinin avı olduğunu bilir ve bu bilinçle de hareket eder.

Sabah, aynı saatlerde işe gidiyoruz. Aynı standartlardaki simitleri, poğaçaları yiyoruz ve aynı spor tesislerinde bunların birikimlerini atmaya çalışıyoruz. Sigara molalarımız ölçülü saatler içinde, yemek aramız da benzer bir kurguya sahip. Çalıştığımız iş ve sektöre göre yiyeceklerimiz dahi neredeyse programlanmış. Bize servis sunan yemek şirketleri de bunu bilerek hizmet ulaştırıyor. Büyük şirketlerin olduğu ortamlarda restoranın çizgisine bakarak hangi kesimden çalışanların orada yemek yediği kolaylıkla söylenebilir.

Haftasonu geldiğinde hangi eğlence merkezlerine, AVM’lere ya da sinemalara gideceğimiz dahi bir düzen içinde. Hatta pek çok avantaj şirketi, artık bu düzenin içinde ön görülebilirliği kullanarak insanları aslında bir etkinlikten diğerine yönlendiriyor. Çok sıkılanlara daha heyecanlı, adrenalinle başlarını döndürecek etkinlikler de var elbette. Olmadı, iki günlük bir haftasonu tatili, dikkatimi dağıtmak için yeterince güzel bir eğlence.

Teknolojide Big Data tanımı, hepimizin parayla, kredi kartları ve alışverişle ilgili tüm alışkanlıklarının toplandığı ve her işlemde giderek detaylandığı bir dantel çalışması gibi. “Tekil olarak bireylerin ne yaptığının önemi yok, paranoya yapmaya gerek yok” desek de toplulukları da bireyler oluşturduğunu unutmamalı. Quantum, kümesel etkileri izleyen bir bilim dalı; parçacıkları konu alıyor olsa da kümesel hareket eden insan davranışlarını incelemesi an meselesi. Hatta bana soracak olursanız zaten yapıldığını düşünüyorum.

Ekonomi gibi politika da bir güç kavgası alanı. Ve birinde verilerle elde edilen güç, diğerinde yönetim şekilleriyle uygulanıyor. Politik arenada avcı olmak, toplumu özgürlük, idealler, adalet gibi salt inanca dayalı araçlarla, bunlar da yetmezse din gibi sorgulanması yasaklı yapılarla hareket etmektir. Türlü ajitasyon, bir düşünce, bir ideal uğruna yapılmaz; öyle olsa boşa harcanan bir enerji olurdu.

Avcı, hiçbir hareketini boşa harcamaz, her hareketi, adımı, hamlesi ölçülüdür. Planlamaz, ama yılların gözlemiyle çok akışkan, zamanlaması mükemmel olur.

Burada güç elde etmenin en belirgin yöntemi olan ekonomik kazanç söz konusu. Önemli olan bu çıplak kazancın üstünü usturuplu bir şekilde örtmektir; minareyi çalan, kılıfını hazırlar. Bu, kazancın sürekliliğini sağlar. Satın aldığımız ürünlerde bunları üreten şirketlerin kazancı, tek seferlik satışlarla en ideal ürünü sunmak değil, aynı ürünü defalarca, tekrar tekrar satın almakta yatar. Bu yüzden tüm teknolojik ürünler, giderek kısalan sürelerde yeni yeni versiyonlarını sunuyor. Politikada da tek seferde güçlü bir darbe değil; az etkili, ama sürekli darbeler, en güçlü direnci, bariyeri bile yıkacaktır.

Herşeyimiz ölçülebilir, ön görülebilir halde. Hala özgür olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Düşünebilseler eminim ki açık arazide besin bulduğu için otlanan hayvanlar da böyle düşünürdü. O zaman ne yapmalı? Av olduğunu hisseden bir canlının en iyi yapabileceği şey, tüm rutinlerini, alışkanlıklarını terk etmektir. Yerine yenilerini koymak da değil, tamamen ölçülemez, tahmin edilemez olana kadar ısrar etmek gerekiyor. Bireysel şaşırtmacalar, toplanan verilerde fark ettirmeyecek kadar çok ufak bir değişim sağlar. Hatta artık yapay zekanın öncüleri olan yazılımlar sayesinde bu parazit veriler kolaylıkla temizlenebiliyor. “Avcı”nın veri toplanmasına fırsat sağlayacak tüm interaksiyonu, bozmak, anlamsız kılmak gerekiyor. Bunun için kullandığı tüm kaynakları “hukuk kuralları içinde” boşa harcamak mümkün. Av olarak mimlenmiş bir canlının, yaşamını korumak, izlerini gizlemek ve yakasındaki avcıyı şaşırtmak için yapacağı her hamle mübahtır. Verilerimizi saklamak, bir sakınımdır, defansif bir hamledir. Oysa bu veri yığınlarını anlamsız verilere boğmak ise daha ofansif bir hamledir. Nerede bilgi istiyorlarsa, uydurarak onları memnun etmemizde hiç bir sakınca yok. Hatta henüz bu düşünceleri benimsememiş, sadece maaşını almak için çalışanın bu veri toplayıcısının da işini iyi yapabildiği için sevinmesini de sağlarsınız.

Yaşamınızı kökten değiştirebilecek 3 temel budist düşünce…

  / 20141031 /


B

Budist düşüncelerden yararlanmak için yoga yapmanıza, çeşitli diyetler uygulamanıza veya inzivalara çekilmenize gerek yoktur (ama elbette yaparsanız yararını da görürsünüz). Budist düşüncenin üç temel ilkesi vardır, bunlara “Soylu Gerçekler” adını vermişler. Bunları yaşamınıza uygulayarak hareket ettiğinizde yararlı etkilerini görebilirsiniz.

1. Dukkha: Yaşamak acı içerir ve acı çekmemize sebep olur.

Pek çoğu, bu yüzden budizme karamsar veya olumsuz (bizim tabirimizle arabesk de) diye yargılayabilir. Bu, Soylu Gerçekler’den ilkinin “yaşam acı çekmektir” şeklinde çevrilmesinden kaynaklanır. Ama bu ifadede okuduğunuzdan fazlası yatıyor. Bu bize sadece “yaşam acımasız, onunla başa çıkmasını öğren” demiyor.

Aslında yaşamlarımızda zorluklu duygulardan kaçınarak veya bastırarak daha çok acı yaratıyoruz. Evet, yaşamlarımız hoş olmayan çeşitli duygularla işaretleniyor: kayıplar, sıkıntı, endişe gibi duygular aralıklarla tekrarlanıyor.

Ama çeşitli beklentilere, objelere ve hallere tutunmamız, yapışmamız, güçlü bir hüsran, hayal kırıklığı ve benzeri acılara sebep olmakta. Bu yüzden acıdan korkmak veya meseleye mutlak çözümü aramakla (ve tabii böyle bir çözümün bulunamamasından da hüsran duymak) yerine esasında acı çektiğiminizi fark edebiliriz.

Bu bilgiyi gündelik yaşamda nasıl kullanabiliriz? Kırıldığınız düşüncesine kendinizi kaptırmayın. Ölüm, yaşlanma, hastalık, acı çekme ve kaybın yaşamın bir parçası olduğunu kabul edin. Mücadelenin içinde kabullenme becerinizi geliştirin. Yaşamın fiziksel ve duygusal açıdan kolay ve rahat geçeceği düşüncesine tutunmayı bırakın. Bu, popüler kültürün moda, reklamlar ve benzeri araçlarla bize dayattığı bir yalan. Hastalık, kalp kırıklığı, kayıp, hayal kırıklığı ve hüsran, “bağlılık oluşturmama” çalışarak yatıştırılabilir. Kusurluluğu kabullenin, yaşamın, bedeninizin veya olguların tek bir ideal şekilde olması düşüncesini terk edin. Kalbinizi belirsizliğe açın.

 

2. Anitya: Yaşam sürekli bir akış halidir.

Anitya ya da “geçicilik” bildiğimiz yaşamın sürekli bir akış halini tanımlar. Henüz akıp giden ana tutunamayız ve onu tekrar yaşamamız da mümkün değildir. Geçen her gün hücrelerimizin değişmesine yol açar, düşüncelerimizin evrilmesine, çevremizdeki ısının ve hava kalitesinin değişmesine yol açar. Çevremizdeki her şey, her an değişir. Sürekli.

Özellikle rahat değilsek, geçicilik kavramı  kendisiyle çelişircesine rahatlamızı sağlar. Diğer bir deyişle: hiçbir şey sabit değilse acımızın da sabit olmadığını ve geçeceğini biliriz. Ama neşe ve coşku deneyimliyorsak geçicilik korku verici şiddette olabilir.

Geçicilik düşüncesini ilk elden deneyimlediğimizde bu, muhteşem şekilde özgürleştirici olabilir. Buddha, bu fikrini açıkladıktan 100 yıl kadar sonra batıda yunan filozof Heraclitus çok benzer bir ifadeyle “Aynı nehirde iki defa yıkanamazsınız” ifadesiyle bunu dile getirdi. Sahip olduğumuz tek gerçeklik, şimdiki andır.

Bu bilgiyi gündelik yaşamda nasıl kullanabiliriz? Değişim fikrini neşeyle karşılayın. Herşeyin sürekli değişim ve dönüşüm olduğunu kabul edin. Düşündüğünüzde hayran bırakacak kadar güzeldir bu fikir. Her ne kadar geçicilik kavramı biraz ürkütücü gibi gözükse de, şimdiki zamanda her yaşadığımız deneyimi takdir etmeye yardımcı olur: ilişkilerimizi, bedenimizi, duygusal halimizi, sağlığımızı, hava koşullarını, sevdiğimiz ayakkabamızı, işimizi, gençliğimizi, zihnimizi. Keyif aldığımız anların tadını çıkaralım, üzen anların da geçip gideceğini bilerek hareket edelim.

 

3. Anatma: Ben olgusu sürekli değişim halindedir.

Çeşitli ruhsal terapilere giden insanlarda sık rastlanan bir düşüncedir “Kendimi bulmak istiyorum” düşüncesi. Tüm kültürümüz, toplum bizi kalbimizle zihnimiz arasında sıkışmış sabit ve değişmez bir “ben” algısına yönlendirdi. Belki de beynimizin içinde bir yerde gizlidir?

Budizm ise sabir, değişmez bir “ben” olduğunu varsaymaz. Anitya (geçicilik) ile paralel olarak tüm kişiliğimizi oluşturan hücrelerimiz, belleğimiz, düşüncelerimiz ve ben algımız zamanla değişim geçirir. Elbette her birimiz farklı kişiliklere sahibiz (bu bile zamanla değişir). İsimlerimiz, mesleklerimiz ve bizi tanımlayan sıfatlarımız bizi “ben” algısını pekiştirmek için tanımlar.

Ama sabit bir ben algısı da kültürümüzün bize anlattığı bir masaldır: hikayemizi kendimiz değiştiririz ve haliyle kendimizin her an, her yerde değişebildiği düşüncesini de kabul edebiliriz. Thich Nhat Hanh’ın söylediği gibi: “Geçicilik sayesinde herşey mümkün”.

Bu bilgiyi gündelik yaşamda nasıl kullanabiliriz? “Kendimizi bulmak / keşfetmek” üzerine yoğunlaşmak yerine her an, olmak istediğimiz kişiyi yaşayarak. Değişim söz konusu olduğu için kendimizi biraz rahatsız, daha doğrusu düne ve daha önceki günlere göre farklı hissedebiliriz. Bugün üzgün olmamız, sonsuza kadar üzgün olmamıza sebep olmaz. Diğer insanları affedebiliriz. Kendimizi affedebiliriz.

Sabit bir “ben” algısına bağlılığımızı bırakabildiğimizde yaşamımızda sürekli olan değişimleri rahat karşılayabiliriz. Her yeni bir anda kendimiz de yepyeni var oluyoruz.

Orjinal metin: MindBodyGreen

su…

  / 20140720 /


yScreen Shot 2014-07-20 at 21.46.07

yaşam…
öğretiyor.
bir dalı tutmayı öğrettiği gibi,
bir dala tutunmamayı da öğretiyor.
her birini yeri geldiğinde,
zamanında…

kayıplar,
oluyor kazançlar.
yitenler,
oluyor yenileri için boşluklar.

dönüşmeden,
yapışarak,
sımsıkı tutunarak,
sadece geçmişe,
ölüme sarılırız.
tutunmadan,
ve üzerimize yapıştırmadan
suyun getirdiği gibi
meydana geliyorsa…

aynı tavrı yaşamımıza girenlere de
sunabiliriz..

davetleriyle
sevenlerimizin rahmine düşüyorsak
şükranla uğurlayarak
kendi yolculuklarına devam etmelerine
izin verebiliriz.

Ronin ve Şibumi

  / 20140709 /


R

roninRonin, Japonya’da derebeylikleri zamanında ölüm veya bozgun sebebiyle efendisiz kalan ya da efendisinin (patron olarak da adlandırabiliriz) ilgisini veya imtiyazlarından mahrum kalan samuraylara verilen isimdi. Çağdaş Japonya’da ise işverenler arası geçiş süresinde açıkta kalan satış görevlilerine veya üniversiteye katılmaya henüz hak kazanamamış ve bekleyen öğrencilere de ronin deniyormuş.

ronin-calligraphyKelimenin kökü, “gezgin” anlamından türeyen ve evsiz/ göçebe olanı tanımlıyor. İlk zamanlarda köyün derebeyini terk eden ve bundan kaçan olan köylü-kaçak kişiyi ifade etmekte kullanılmış.

Samuray kastının yasalarını belirleyen Bushido Shoshinshu’ya göre bir samuray, efendisiz kaldındığında seppuku (hara kiri olarak bilinen geleneksel intihar) uygulamak durumundadır. Öncesinde bir sınırlama yokken, Edo döneminde samuraylar, önceki patronunun izni olmadan başka bir patronun himayesine geçmesi yasaklandı. Bir şekilde işsiz kalan veya işine devam etmek istemeyen ama kılıçla yaşamını kazanma onurundan vazgeçmeyen samuraylar, zamanla kiralık silahşörler olarak karavan koruma gibi işlere de yöneldiler. Bir kısmı ise iyilik-kötülüğü ayırd etmediğinden hırsız veya katil gibi işlere de yöneldi.

Bir süredir ronin sıfatına tebessümle bakmaktaydım. Popüler modern sinemada Leon bu konudaki en belirgin örneklerden. Kurosawa’nın filmlerinde -Yojimbo, Sanjuro ve Yedi Samuray- bu konu sıkça işlenmiş. Bu konuda 47 Ronin herhalde en belirgin örnektir. Ama The Wolverine (2013) filmi de ronin durumuna gelmeyi konu alıyor. Son okuduğum Şibumi (Trevanian) ise Go oyunu eğitimi alan ve patronsuz olmayla herkesi işvereni olarak benimseyen Nicholai Hel’i konu alıyor ve onur ve kurallar ile ronin’e yakın bir karakteri betimliyor.

Geleneksel usta-çırak sistemlerinde de ronin’ler olabiliyor. Bazen öğrenci, öğretmenine isyan ediyor, bazen kendi varlığını oluşturma isteği erken filizleniyor ve ronin durumuna geçiyor. Girdiği yolun, katıldığı dergahın usüllerine, geleneklerine itiraz etmeyip ustasına isyan etmek ile ronin arasında ince bir çizgi var. Birinde isyan, hamuru yoğuran ustayı hiçe saymaya sebep olur. Diğerindeyse kurallar çerçevesine, etik değerlere veya yola devam ederek mecburen ustasız kalma durumu var. Döğüş sanatları geleneklerinde yetkinliğe ulaşan öğrenci, kelebeğin kozasını yırtması gibi kendi kalıbını kırar. Bunun için yetkinlik bir ön şarttır, gereğinden erken kendi yolunu çizen öğrenci, aslında öğretmenine teslim ettiği yoğrulma görevini kabaca geri almıştır. Bu yetkinliğin, kazan devirmenin ne aşamada olacağının kuralı yoktur. Ama bilinçli bir öğretmen zaten belirli bir yetkinliğe ulaşan ve kendi yolunu çizmesinin gerekli olduğunuı düşündüğü öğrencilerini üstü kapalı bir şekilde bu isyana davet edebilir; belki uygun zamanda gereğinden fazla zorlayarak, meydan okuyarak ve benzeri şekillerde…

Kendi yolunu çizmeye başlayan öğrenci için önemli bir değer, aldığı eğitime saygıyla yaklaşmak, ‘soy ağacını’ onurlandırmaktır. Önceki eğitimin kuralları elbette yaşamında da vereceği eğitimde de geçerli olacaktır, özü bozmadan bazısını değiştirme yetkinliği de muhtemelen oluşmuştur zaten. Sabit kalanın yok olmaya mahkum olduğu bir ortamda eğitimin nesiller boyu devam edebilmesinin gerekliliklerinden birisi de sanırım dinamik olabilmesi ve şartlara uyum sağlayabilmesinde.

Çoğu içsel yollarda usta/ rehber/ öğretmen için öğrencinin özgür olması da çok önemli bir nitelik. Özgürlüğün sağlanması, öğrencinin rehbere karşı bağımlılığını kopartmakla başlar. Öğrenci, doğru yorumlarsa önce rehberini içinde taşır, içinde oluşturduğu rehbere danışarak hareket eder. Zamanla bu rehberin ismi silinir, anonimleşen bir rehberlik, yani erdem (kelimenin er ve dem şeklinde parçalanabilmesi de dikkate değer bence) kalır. Son aşamada da öğrenci rehberin kendisi olduğunu anlar. Elbette öğrenciyi buna inisiye eden rehber gerçekliğini sürdürebilir de; talep edenin talepleri devam ettiği sürece öğretmen de var olmaya devam eder. Bazen de içteki rehberle dıştaki rehber çelişebilir. Bu durumda da doğru olabilecek bir yöntem, öğretiye, bilgiye bakmak ve bunun ne şekilde iyiliği olacağını görmek; buna daha havalı bir ifadeyle öğretinin doğasını görmek de diyebiliriz sanırım.

do-the wayBab’aziz filminin başlangıç cümlesi, ‘Ruhların sayısı kadar tanrı’ya giden yol vardır.’ idi. Yollar çok, hepsinin özüyse tek bir evrensel yol. Her biri diğerinden daha iyi ya da daha kötü değil. Sadece farklı renkler, tonlar barındırıyor. En hakiki yol ile öz-yol arasında yorum farkı olacaktır. Ama değişmeyen tek şey, akışın sonsuz dalgalanmalar, girdaplar ve akıntılarla sürekli akış hali. Yollar da devam ediyor, öyle olduğunu sansak da asla durmuyor.

Ronin olarak adlandırabileceğim bir diğer grup da deneyimlediğim diğer bir durum; çeşitli sebeple henüz hazır olmayan talebenin bekleme sürecini de ifade ediyor sanki. Rehbersiz (patronsuz) kalan ama ‘ekmek teknesini’ de çalıştırmaya devam ettirmeyi düşünenler için öz-disiplin önemlidir. Tekrar aynı öğretmenle çalışıp çalışmamak belirsiz olsa da alınan bilgi bakidir. Buradaki iki seçenek ya öğretiyi terk ederek kılıcı gömmek ya da içsel rehbere, erdeme kulak vererek öğrenilenlerin pratiğine devam edip sadeleştirerek, zarifleştirerek ustalaşma yolu: Şibumi’ye doğru ilerlemek.

Ustalaşma, sadeleştirme ve bununla beraber zerafet katmak, Japon geleneklerinde Şibumi olarak ifade ediliyor. Şibumi’nin asıl anlamı “ham hurmanın buruk tadı” imiş. Birçok hikayeyi anlatırken japonlar şibumiyi bu anlamda kullanırlar. Şibumi kitabında da zaten şu şekilde ifade edilmiş:

olağan görünüm altında yatan gizli üstünlük…
o kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok…
o kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok…
o kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok…
bilgiden çok anlayış…
ifade dolu bir sessizlik…
kendini kanıtlama gereği duymayan alçakgönüllülük…
zarif bir basitlik…
büyük bir ruhsal rahatlık ama pasiflik değil…
hakimiyet peşinde olmayan otorite…
elde edilemeyen ancak keşfedilen…
bilgilerden geçip basitliğe varmış…

Bir ilgimi çeken ifade de ekşisözlük’ten (yazarı Mengus):

Önce hiç bir şey bilmezsin. bardak (içki sofrasında olunmasından kaynaklı örnek kayması) sadece bardaktır senin için. belki bardak bile değildir. daha sonra bardakla ilgili bişeyler öğrenmeye başlarsın. ne işe yaradığını filan. bardakla rakı içmeye başlarsın. daha sonra bakarsın ki su da içilebiliyor, çay da. sonra neden yapıldığını, nasıl yapıldığını, doğasını öğrenirsin bardağın. ve öğrendiğin her şeyle, bardak gözünde bardak olma niteliğini yavaş yavaş kaybeder. sen onu analiz olmuş, parçalar halinde görürsün. geometrik olarak, fonksyonel olarak, materyel olarak parçalarsın bardağı zihninde. daha çok bilgi aldığında, parçalar daha da atomik hale gelir, küçülür.

En sonunda, bardağı ‘anladığında’, tekrar, en baştaki gibi sadece bardak olarak görürsün.

Erikli Şelalesi Rotası

  / 20140616 /


T

Tırmanışı kuru ve yavan geçse de araziye geçtiğimizde hepimiz keyiflendik; hele dereyi takip ederek önce Dipsiz Göl, sonra da Erikli Şelalesi’ne vardığımızda tüm yorgunluğumuz uçtu gitti. Ama bitti dediğimizde servisin mecburi rötarı, yokuş aşağı asfaltta ayaklarımınız su toplamasıyla sonuçlandı. Köprü trafiğinden ötürü de gece 12 olmuştu eve varmam. Ama güzel bir yorgunluk, keyifli insanlar ve buram buram ıhlamur kokan bir doğa! Daha ne ister ki insan…

 

[map style=”width: auto; height:400px; margin:20px 0px 20px 0px; border: 1px solid black;” gpx=”http://www.sudakiayakizleri.com/wp-content/uploads/workout-2014_06_16_12_28_29.GPX”]

Screen Shot 2014-06-16 at 12.32.03

Serindere Kanyon Yürüyüşü

  / 20140608 /


[

[map style=”width: auto; height:400px; margin:20px 0px 20px 0px; border: 1px solid black;” gpx=”http://www.sudakiayakizleri.com/wp-content/uploads/workout-2014_06_08_06_22_59.GPX”]

Screen Shot 2014-06-08 at 20.57.01
Buradan da yürüyüş fotolarına ulaşabilirsiniz…
[fbphotos id=10201225854528634]

Katılan ve bu organizasyonu sağlayanlara en içten teşekkürlerimle…

Don Kişot’un Savaşı

  / 20140331 /


U

Uzunca bir süredir bu günü, 30 Mart’ı bekliyorduk. Haziran’da yeşermeye başlamıştı filizleri, ama uzun soluklu bir ömrü olmamıştı. Sonrasında hep beraber, evet, bu işi demokrasiyle çözeceğiz, zamanı gelecek ve gerekenleri yapacağız diye bir uykuya yatmış, güzel güzer toplu bir rüya görüyorduk.

Hakikat, der sevgili rehberim, tüm yanıltıcı, şaşırtıcı sanrılardan, rüyalardan uzak durabilmek ve gerçeğe olduğu haliyle bakabilmektir. Ruhsallık da bu hakikate ulaşma, bunu yaşamına geçirebilme yolu, yordamıdır.

Screen Shot 2014-03-31 at 12.42.43Şöyle bir bakıyorum da seçim sonuçlarına… Buradaki hakikat, apaçık ortada. Ve biz, deliler gibi kafamızı duvara vurmaya devam ediyoruz, ya bir gün duvar kendiliğinden yok olursa diye. Oysa duvar, sert bir madde, kafamızdan daha sert. Ustalar, işçiler, o tuğlaları oraya aşılmaz bir engel olsun diye planlayarak koymuş, harçlamış. Gerçekten deli olmalıyız, bu kafa ile o duvarın kırılacağını umuyorsak ve (kendimizi korumak veya duvarı kırmayı kolaylaştırmak için) ek bir şey yapmıyorsak.

Hakikat ortada. Bizim kesimin burun kıvırdığı o 100, 300 lira yardımlar, ve hatta poşet dolusu makarnalar o insanların nefes almasını sağlıyor. Herşeyine itiraz ve isyan ettiğimiz liderler, o insanların sırtını sıvazlıyor, azıcık da olsa gerçek ilgi gösteriyor. Bu o kesime yetiyor gerçekten; tamam diyorlar, sonuna kadar varım seninle. Ama yeter ki beni diğerleri gibi satma, yarı yolda bırakma. Bu güveni bir kere alan ve arada tazelemesini bilen liderin ne yaptığıyla zerre kadar ilgilenmiyorlar. Çünkü herkesin kendi ölçeğinde var olduğunu gören, hayatın gerçekleriyle ve bol da acısıyla başbala kalan insanlar bunlar. Benim gözüm ancak benim ölçeğimdeki yalanı dolanı görür, daha büyüklerine ne zihnim, ne de hayal gücüm yeter. Tabandaki milimlerle, belki santimlerle görebiliyorsa yaşamı, tepedeki kilometrelerle, hatta yüzlerce, binlerce km ile görüyor. Yaptığı hile hurda da bu ölçekte oluyor, ama aşağıdakini ilgilendirmiyor. Çünkü halk, ancak kendisine milim veya santim katıyor mu, ona bakabiliyor sadece. Görüşü -diğer bir deyişle vizyonu- gerisini işlemiyor bile. İlk keşfedildiklerinde kızılderililerin uzaktan gelen gemileri tanımlayamadıkları gibi. Ya da 8 hane işleyen bir hesap makinasının 64 hanelik matematiğe yetişemediği gibi. O işlem matematik mi, evet. Ama bu ölçekte işlenemez işte. O zaman düşünmek bile gereksiz.

Benim de parçası olduğum kesimin ise aklı ermiyor, milimetrelerle uğraşanın kilometrelere yetişememesini. Bilgi, sorumluluk getirdiği için üzüntü de getirir demiş birileri zamanında. Bizim bilmemiz, bu gerçekliği değiştirmiyor. Hatta aynı hile hurdaya maruz kaldığımız için bizi de mutsuz ediyor aslında. Ve bu yüzden kendimizi öne atarak değiştirmek istiyoruz, kontrol edebileceğimizi sanıyoruz. Çünkü bilmek, çözmenin büyük bir kısmıdır diye öğrenmişiz. Oysa bilmek hiçbir anlam taşımıyor. Halktaki insanın bilmesi ona bir şey ifade etmiyor. Sadece acısını daha belirgin hissediyor olur. O yüzden kolay yolu seçiyor. ‘Ignorance is bliss’ diye isyan ederek anımsadığım, nefret ettiğim bir söz vardır. Cehalet, göz ardı etmek saadettir gibi çevrilebilir. Cehaleti seçmek, dönüp savaşmaktan çok daha acısız ve huzur verici olabiliyor çoğunluk için.

Bir kısım insan da Don Kişot gibi yeldeğirmenleriyle savaşmaya hazırlanır. Yeldeğirmeni, Don Kişot’un gözünde zarar veren ve yok edilmesi gereken birer yaratıktır. Burada çok önemli bir detay var. Don Kişot’un gözünde bu böyledir, çünkü zihninin yarattığı bir ilüzyona körü körüne inanmıştır. Bu inanma aşamasından sonra savaştığının gerçekten bir yaratık ya da bir yel değirmeni olmasının hiçbir farkı yoktur! Bizim de göremediğimiz önemli detay da bence burada. Hala bir ilüzyona inanıyoruz ve ona sarılmışız. Sandığın, adaletin, hukukun galip geleceğine sarılmışız. Göremiyoruz, toplumun önemli bir kesimini ilgilendirenin politik olaylar, dış ilişkiler ya da cemaatle didişmenin ilgilendirmediğini görmemeye yapışmış haldeyiz. (Ayrıştırma yapmak istemesem de) bizim doğrularımızla onların doğrularının önemi yok burada. Savaşılanın değirmen ya da yaratık olmasının pek bir önemi yok. Sarıldığımız şey bir ilüzyonsa bu, gerçeklerle yüzleştiğimizde yaşayacaklarımız büyük bir hüsran olacaktır. Nitekim dün gece ve bu sabah bunu gördük. Geriye dönerek bakınca sağlaması da apaçık ortada; sonuç hüsran. Demek ki bir yerde bir yanlış var, düşünülen gerçeklerle yaşanılan gerçekler ayrışıyor. Demek ki yaşanılan gerçekleri bir kenarda tutup düşünülenlere bakmak gerek. Düşünülen dediğimde kimin, hangi kesimin düşündüğü ve bu düşüncenin toplumun tümünü yansıtıp yansıtmadığı çok önemli. Bir kesimin ise, iki farklı doğru var demektir. İki doğru varsa her ikisine de eşit dereceyle şüpheyle bakmakta yarar var… diye geriye dönerek bu ilüzyonun izini sürmek de mümkün.

Uzun sözün kısası; aylardır yazmıyordum. Ama toplumsal bir ilüzyonu bu kadar net görünce dayanamadım. Bu yazıyı buraya koymak da en doğrusu geldi. Her ne kadar içsel bakışımla ilgili yazılar içerse de bu yaşanan ilüzyon ve histeriler, bana bunların tam da bu çerçevede ele alınması gerektiğini düşündürdü. Her ilüzyon, sonucunda hüsran yaratır. Çünkü gerçeklerden kopmuştur ve yüzleşme anı geldiğinde ilüzyonun ‘büyüsüne’ göre yaşanan acının da dozu artar. İki yaklaşımdan bahsetmiştim demin, birinin toplumun genelinin tercihi olan cehaletin. Diğeri de farkındalığı olanların yürümesi gereken yol; ilüzyona sarılmayı bırakıp hakikati kabul etmek ve adımlarını buna göre atmanın yolu.

Yeldeğirmeni veya yaratıklarla savaşmanın bir zararı yok, ama zihnin hakikati bulandırması ise acizliğimizi ve buna karşı birşey yapamayışımızı gösteriyor. Silkinip doğruları kucaklamamız gerek.

sisin içine doğru

  / 20140212 /


g

Screen Shot 2014-02-12 at 13.24.11
gölün ve göğün berisinin görülmediği çizgideyim,
bildiklerim buraya getirdiyse de,
bilmediklerim burdan itibaren rehberim,
arada ışıltısını gösteren küre de karanlıkta koruyucum.
bu yoğun sise teslim olmaya korkmamın,
şartları kontrol etmeye çalışmamın
yolumu daha katlanılmaz hale getireceğinin farkındayım
o yüzden…
usulca,
ürkekçe,
abartısızca,
dalgalandırmadan…

Meditasyon için Genel ve Derinlikli Yöntemler

  / 20140202 /


B

Bu yazı dizisini, meditasyon konusuna ilgi duyanlara yönelik ve farklı yaklaşımları içerdiği için yararlı gördüm. Ben bu yazılar yayınlanırken meditasyonla uğraşıyor olacağım. Ama şehre döner dönmez bu diziyi de deavm ettireceğim elbet. İçlerinde değerli hocaların güzel bilgileri var, önemli noktalara parmak basıyorlar. Bir dil sorunu yüzünden meraklı kişilerden uzak kalmasına gönlüm el vermedi. Meditasyon, herkesin sandığının aksine, dini bir uygulama değil, zihnin dingin bir hale ulaştırılması çalışması. Spor gibi, egzersiz yaptıkça gelişir ve dinginliğe ulaşır.
Müziği keyifli hale getirenin aralardaki duraksamalar (es’ler), mimariyi ve görsel tasarımı dengeli hale getirenin de boşlukla dengesi (espas) olduğunu düşünürsek ancak araya sessizlik katarak zihnimizin daha sağlıklı olduğu bir hale ulaşabiliriz. Günümüz iletişim bombardımanı (aslında kakafoni demek gerek) içinde bunu sağlayarak zihnimizin daha sağlıklı kalacağını söylemek, iddialı bir söylem olmaz, hatta çok da gerekli.

3182684Tüm seriyi derleyen Sogyal Rinpoche, ülkemizde Tibet’in Yaşam ve Ölüm Kitabı’yla tanınıyor; kendisi özellikle de Tibet budizmi konusunda eğitimler veriyor. Hazırladığı bu kaynak için kendisine sessiz bir teşekkürlerimi sunarım. Bu çeviride dili akışkan ve herkesin anlayabileceği basitlikte tutmaya gayret edeceğim, yararlanmak isteyen herkese yardımcı olmasını umuyorum.

Meditasyon yapmanın ilk ve temel yöntemi, zihni durgun bir hale getirerek huzur ve dengelilik sağlamak ve dikkatin dağılmadığı durumda tutmaktır. Meditasyona ilk başladığınızda bir simgeden yararlanabilirsiniz, Buddha’nın -veya dindar iseniz dininize ait bir simgenin- resmi ya da heykeli, nefesin kendisi (ki pek çok dini gelenekte benzer uygulamalar bulunuyor) birer örnek olabilir.

Zihin alanında onlarca yıllık deneyimlere sahip pek çok Budist eğitmenin önerisi, zihni sürekli dinginliğe ulaştırmak için çalışırken odaklanmamak, bir noktaya sabitlememek yönünde. Bu yüzden dikkatinizin sadece dörtte birini nefesi izlemeye yönlendirmenizi önerirler. Uygulayanlar, burada farkındalığın da yeterli gelmeyeceğini görmüşlerdir. Nefesinizi izlerken birkaç dakika sonra kendinizi bir futbol oyununda ya da kendi kurguladığınız filmi oynarken bulabilirsiniz. Bu yüzden dikkatinizin diğer bir çeyreğini de nefesi izlemeye devam edip etmediğinizi takip edecek sürekli dikkate ayırmalısınız. Dikkatinizin kalanını da sürekliliğe ayırabilirsiniz. Elbette bu üç ögenin -farkındalık, tetikte olmak, rahatlık- bir arada var olmaları, bunların oranından daha önemli.

Zamanla, zihninizi dikkatin dağılmadığı konumda dinlendirdiğinizde bir imgeye ya da nefese ihtiyaç duymayacaksınız. Herhangi bir şeye odaklanmadığınız halde kaba bir tabirle “farkındalığın merkezi” adını verebileceğimiz bir durumun varlığı söz konusu olacak.

Zihnin bu dağılmayan hali, meditasyonu yürürken, yemek yerken veya yakınlarınızla ilgilenirken gündelik yaşamınıza dahil etmenin en güzel yoludur. Eylemlerinize bilinçli farkındalığı dahil ettiğinizde, dikkatinizi dağıtan etkenler ve endişeler giderek azalır ve zihniniz artan bir huzurla dolar. Bu, gündelik yaşam karmaşasına dinginlik, rahatlık ve neşe / mizah katarak yaşamı endişesiz, içinizde istikrarlı ve belirli bir güven halinde olmanızı da sağlar.

Tüm yazının ingilizce haline Meditasyon Yolu sayfasından erişebilirsiniz.

Zihnin Doğasını Ortaya Çıkarıcak Derin Yöntemler

Çok daha derin bir seviyede, meditasyonun zihni fark etmek için zihnin kullanılması ya da mevcut zihnin tasarı ve kandırma olmadan en doğal halinde dinlenmesi diyebiliriz.

Geçmişin büyük ustalarının bir deyişi vardır; ilk duyduğumda bu iki satırın bana nasıl büyük bir ilham verdiğini hatırlarım. Bu kısa deyişte hem zihnin doğası, hem de onu nasıl dinginleştireceğimiz -ki en üst seviye meditasyon budur- ifade edilmişti. Tibet dilinde adeta bir melodi gibidir: chu ma nyok na dang,sem ma chö na de.

Kabaca bir çeviriyle “Karıştırıp bulandırmadığınız su, berraklaşır. Zihin, müdahale olmadan bırakıldığında kendi doğal huzurunu, iyi halini, mutluluğu ve neşeyi bulur.”. Doğal olanın vurgulanmasında ve müdahale etmeden, değiştirmeden, zorlamadan sadece olmak için zihne izin vermek bu talimatın muhteşem basitliği.

Meditasyonu tanımlamak için kullanılabilecek diğer engin bir ifade de hangi düşünce, duygu veya algıyla yüzleşmek olursa olsun sade ve net bir halde bunları göğüslemek. Bundaki sır, zihnin tam nerede olduğudur: zihnin bu görünümleri olan duygu ve düşüncelerde yitip gidiyor musunuz yoksa gerçek doğanız ve varlığınız olan zihnin merkezinde sakin bir halde dinleniyor (dinginleşiyor) musunuz.

Meditasyon sayesinde aşkınlık seviyesine ulaştığınızda herhangi bir referans veya kavramın, umut veya korkunun olmadığı ve hayal edebileceğiniz en güçlü esenlik olan artan bir güvenin olduğu zihnin öz doğasında elinizden geldiğince dinlenirsiniz. Bulut gibi düşünce ve duygular kaybolmaya başladığında, gök yüzünü andıran öz varlığınız ve onun içinden güneş gibi ışıldayan öz doğanız kendini göstermeye başlar. Güneş ışınlarının ışık ve sıcaklığı iletmesi gibi, zihninizin en öz doğası da bilgelik ve şefkati yaymaya başlar.

Kendinizi tanımlayan egonun ötesine, aşkın bir bilgelik seviyesine ulaşmanız, en yüksek dağın zirvesine ulaşmak gibidir; her şeyi kapsayan engin bir görüntü ve diğer varlıkların ihtiyaçlarını kalben anlayan bir iç görü sahibi olursunuz. Kalbinizden derin bir sevgiyle harmanlanan şefkatin ortaya çıkması da bunu izler. Zihnimizin doğasında ne kadar uzun kalabilirsek kendi bilgeliğimizle ölçüsüz ve sonsuz şefkati keşfeder ve derinden beslenen bir içsel gücü geliştiririz.

Meditasyonla öz doğamızın saflığıyla temasa geçtiğimizde temel iyilik, kalbimiz belirginleşir. Merhamet, şefkat ve sevgi de buradan sızar. Yaşamımıza bunu dahil ettikçe sadece kendimizle değil başkalarıyla da temas ettiğimizi fark ederiz. Kendimizle diğerleri arasındaki engel ortadan kalkar. Olumsuzluk etkisiz hale gelir, kendini bağışlama güçlenir ve içimizdeki tüm kötü yok olmaya başlar. Bu şekilde çevremizde faydası dokunan ve diğerlerinin yardımına yetişen birine dönüşürüz.

Kristaldeki Yansımalar

  / 20131105 /


H

Hatırlamak… hatırlanmak… Herkesin var olması buna dayalı sanki.

river_deltas_142Bir süredir takip ettiğim, samimi ve içten blog’unu okuduğum ve benzer yollarda yürüdüğüm bir kişi vardı, Defne Suman. Yoga ile ilgilenen çeşitli arkadaşlarım vardı, ama Defne’nin dingin duruşu, bana hep daha yakın gelmiştir. Defne’nin bloguyla aslında ilk tanışmam, çok sevdiğim dostum Güneş vasıtasıyla oldu. Ondan ders almıştı ve dikkatimi ilk orada çekti, ara ara girer, sessiz bir izleyici olarak dönüşümünü izlerdim. Zamanla yorumlardan giderek mesajlaşmalara yöneldik. Son yazdığı yazıdaki bir detayla herşey bir anda değişti; 25 sene kadar önce aynı apartmanda, bitişik bloklarda yaşadığımızı ve birlikte oyun oynadığımızı anımsadık. Aradan 25 koca yıl geçmiş, nehirler, farklı şekillerde akmış, ama yine de iki nehir benzer yönelimler geçirmiş ve yine birbirlerini fark eden bir noktada buluşmuş. Yaşamın ne kadar büyük, ne kadar da küçük olduğunu aynı anda fark ettiğim kısacık bir zaman dilimi…

Screen Shot 2013-11-05 at 02.43.15Defne, çok net bir şekilde hatırlıyordu o zamanı. Bende biraz daha flu, ama sonra belirginleşen şekilde oldu. Sonra düşünceler biraz daha taşıdı beni. Yaşamımızda ne kadar çok insana bir araya geliyoruz, bazısı gidiyor, bazısı bir süre daha kalıyor. Ama hepsi, bizim birçok yansımamızı, birçok kendi bakışlarından filtreleyerek hatırlıyor. Bir kristal parçasından bakınca onlarca yansımanın, ışık kırılmasının gözükmesi gibi. Farklı şekillerde izimiz düşüyor belleklere. Ve bunu, bu izleri kontrol edemiyoruz, şekillendiremiyoruz. Bir şekilde düşüyor, kayda alınıyor ve o kişinin düşünceleri ve duygularıyla, kısacası varlığıyla da harmanlanıyor. Harmanlandığında o izler, bizim parçamız mı? Hayır, biz sadece o izin başlatıcısıyız, ama o yansıma, o bellekte, o bünyede devam ediyor. Kah seviliyor, kah nefret edilebiliyoruz; bazısında niyet etmiş olsak da hiç etkimiz olmuyor, bazısında istemeden tüm yaşamını değiştirecek dokunuşlarda bulunmuş oluyoruz. Ama yine de biz değiliz, o yansıma. İstesek de istemesek de harmanlıyoruz, harmanlanıyoruz. Rengarenk bir nehre bir şekilde rengimizi katıyoruz.

Sonra tekrar düşünceler akmaya başladı. Kişi olarak, bir insan olarak, bir varlık olarak düşünür oldum. Sonra bunların da anlamı, var olduğuma inanmakla belirginleşen birer durum olduğunu düşündüm. Ben yaşamı bu şekilde algıladığım için yaşam bu şekilde. Başka birisi, yaşamı kendi bakışında algıladığı için o yaşamı yaşıyor. Ben, yaratıcıya tüm var oluş, evren ve uzakdoğu düşüncesiyle tao olarak baktığım için onu yaratmış oluyorum. Bir saniye. Ben mi tao’yu yarattım az önce? Yanılıyor olmalıyım?! Hem benden çıkıyor, hem de beni kapsıyor. Benden önce de vardı, benle de var. Benden önce? Hem onun parçası, hem o, hem de onun yaratıcısı olmak. Onu öyle düşündüğüm için o öyle. Ve yine de ben onu düşünmesem de, anlayışım o seviyede olmasa da var.

Nehirler… Milyonlarca nehir akıyor. Bazen birbirine değiyor, bazen kesişiyor, bazen birleşiyor, bazen de ayrı ayrı akıyor. Ama nehir mi hakikaten bunlar? Yoksa gerçekliğini unutan ve aralarına kara parçaları serpiştirilen bir bütün deniz mi? Akıyor mu? Durgun bir şekilde mi? Baktığımız mesafeye, açıya ve zamanı algılama biçimimize göre değişir. Başı sonu belli bir yaşam mı yaşıyoruz yoksa bütünlüğümüzün içine varolduğumuzu sanmalarımız mı serpiştirilmiş (ya da serpmişiz)? Hepimiz aynı suyu taşıyoruz, ama bir o kadar da birbirimizden farklıyız. Yine de hep diğer insanlarda kendi yansımamızı arıyoruz. Aradığımız bu yansımayı da kendimizi var edecek şekilde düzenliyoruz, manipüle ediyor ve aynadaki görüntümüz bizi memnun edene kadar uğraşıyoruz. İnandığımız şekilde olmalıyız zira. Görünmeyi istediğimiz şekilde görünmeliyiz. Başkalarına değil, kendimize. Kendimizi inandırmak, en önemlisi. Bu deli uğraşını biraz bıraksak, aktığımızı, değiştiğimizi, dönüştüğümüzü göreceğiz. Bu da ürkütücü; kendi gerçek varlığımızdan olduğumuzun kat be katı olabileceğimizden korkuyoruz.

Bu dantel dokulu algılayış… bir sis kadar narin ve değişken, herşeyi kapsıyor. Çok ‘lezzetli’ diyebilirim, büyüleyici. Gözü açık tutmakta fayda var, her adımda suda bir ayak izimizi bırakıyoruz.

konum-suz / state-less

  / 20130825 /


B

Bu değişik başlıkla zihnin bir işleyiş biçiminden bahsetmeye çalışacağım. Arada böyle denklem gibi başlıklar attığım oluyor; ne de olsa serde programcılık (da) var. Bu konu bir süredir kafamda, kenarda kısık ateşte, hatta iyice de ağırdan pişen bir yemek gibi demleniyordu. Hala da pişip pişmediğine tam emin değilim. Artık tadına birlikte bakacağız…

Bu kısım biraz teknik olacak, umarım sizleri sıkmadan istediğimi anlatabilirim.

Stateless kelimesini internet teknolojisi üzerine yazılar okurken görmüştüm; anlattığı da konumsuzluktu. Aslında tüm internet teknolojisi, stateless olarak görülebilir. Biraz daha derinleştirerek giderek iki ayrı akış biçiminden bahsedeceğim. Normalde bilgisayar programları, program çalıştırıldıktan itibaren bitişe kadar olan bir süreçte işler, yani bir akış durumu söz konusudur. Başlangıç, bir yazıya başlar gini programı açmanızla başlar, süreç programı kullandığınız süre boyunca devam eder (gelişme) ve programı (sonuç elde ederek ya da etmeden) kapatmayla kullanıcı ile program arasındaki ilişki biter. Bu yöntem, belirli bir hafızanın o süre boyunca kullanılmasını gerektirir. Parametrelerin varlığıyla programın akışı da baştan ve süreç içinde değiştirilebilir. Ama internet’in doğmasıyla, farklı bir yapı ortaya çıktı. Buna ihtiyaç yaratan durum şuydu. statelessİnternet, çok yaygın bir iletişim biçimi ve bu dev ‘bulut’a her an binlerce bilgisayar, mobil cihaz ve başka cihazlar bağlanabiliyor, ayrılabiliyor. Bu temel karışık yapı üzerinde hangi cihazın bağlı olduğunu, ne kadar bağlı kaldığını, ne yaptığını takip etmek mümkün olamıyor. Elbette reklamcılık ve güvenlik yüzünden bu takipsizlik durumunu aşan sistemler kuruldu; ama biz konumuzdan sapmayalım. Bu düzenleme, tüm farklılıkları ve düzensizliği ortadan kaldırsa da bilgisayarıyla internete bağlanan birisi akış mantığında bir işlem yapamayacağı fark edildi. Bu soruna cevaben de geliştirilen programlama yapısı, stateless, yani konumsuz bir sistem tasarımı oldu. İnternet üzerinde bir işlem yapmayı sağlayan hemen hemen tüm programlar, bu şekilde çalışır. Kullanıcının her an yapabileceği işlemler kurgulanmıştır. Farklı parametrelerle çağrılan sayfalar (bir anlamda programlar), kullanan kişinin durumunu, yani hangi sayfada olduğunu, ne işlem yaptığını parametrelerle o programa iletir. Program da bu parametrelerle olabilecek tüm durumlar arasından seçim yaparak kullanıcıya bu isteğe uygun şekilde görünür. Farklı sayfalar, birbirine parametre ileterek kullanıcının akış içindeki durumunu taşır, böylece bitmeyen bir akış, bir program yapısı var gibi gözükür.

Kısa bir özetle;

  • donuk ve kendi başına akışı olmayan bir program var
  • kullanan insanların ilettiği parametreler, bu programın bir hale bürünmesini sağlıyo
  • baştan bazı parametreler iletirsek, kurgu baştan buna uygun şekilde tanımlanıyor
  • programlar arasında parametre alışverişiyle aslında olmayan bir akış varmış gibi gösteriliyor

Acı ilaç kısmı neyse ki bitti. Şimdi daha ‘insancıl’ bir ortama dönebilirim…

oldcomputerİnternetin oluşması, tüm ilişki biçimimizi, algılarımızı ve zihnimizi dönüştürdü. Bundan 30-40 sene öncesine göre farklı bir kültürel yapı olduğunu ancak radikal kıyaslamalarla görebilmek mümkün. John Berger, Jean Baudrillard, Roland Barthes, Slavoj Zizek gibi postmodernizm, sanat, sosyoloji ve felsefe ile toplum üzerinde gözlemler yapan yazarlar, bu ve buna benzer dönüşümleri inceliyorlar (ama hep zor okunan şekilde yazmayı da pek seviyorlar). Ben, bu dönüşümden biraz daha bahsetmek istiyorum. Önce faksın icadıyla sabırsızlığımız artmaya, tahammülümüz yok olmaya başladı. Eskiden mektupla ya da özel ulakla bir dökümanı gönderen insanlar, bir faks başında 30 saniye bekleyemez oldu. Teknoloji, bu süreyi düzenli olarak kısaltsa da sabırsızlığımız da artı sonsuza doğru ilerlemeye devam ediyor. Bu tahammülsüzlük, salt teknolojiye değil, tüm iş ilişkilerine ve yapılarına, oradan da tüm yaşama sıçradı. Teknoloji geliştikçe, gelir konusunda zirveye ulaşma yaşı hızla aşağıya çekildi. Üniversiteden mezun olduktan birkaç sene sonra şirket sahibi olmak, CEO olmak, birikimlerin getireceği lüksleri erken yaşta yaşama isteği tüm iş dünyasının belirleyici kıstaslarından oldu. İnternet şirketlerinin birkaç senede yüksek kara geçerek büyük balinalara satılması bunda büyük etken. İnternet, tüm ekonomide zamanı çok kısalttı. Sağlam bir markanın oluşması için 150 yıldan bahsedilirken teknoloji sayesinde 3 senede bir şirket bulunduğu alanda zirveye yükselebilir, 5 sene sonra da bir satışla sahibine milyonlarca dolar kazandırabilir oldu. Rakamlar büyüdükçe elbette madalyonun diğer tarafı da var. Dokuda bir yerde odaklanma varsa, başka yerlerde seyrelme olması gerek. İnsanlar, böyle yükselen şirket ve patron olma hayalleriyle projeler üretmeye ve çoğunlukla da batırmaya başladı. Zaten yatırım şirketleri de ellerindeki güçlü maddi kaynağı, 20 şirkete yayar, bunlardan 1 ya da 2 tanesi zirve yapınca yeterince karlı olduklarını düşünür oldu. Geri kalan develerin öleceğini bilerek kervanlarına yeni şirketleri katarlar.

impatientBenzer şekilde başka değişiklikler de oldu yaşamda. Sabır, sebat olmayınca ilişkiler de dönüştü. İnsanlar, birbirine anlayış geliştiremez oldu. Zaman sayesinde sağlıklı inşa edilen ilişkiler, sabırsızlık ve ben-merkezcilik yüzünden bana uyan ile beraber olur, uymayanı silerim noktasına vardı. En basitinden arkadaşlıkta bir problem bile üzerinde çalışıp birlikte gelişmek için bir fırsat olabilecekken ilişkiyi kopartmak için bir sebebe dönüştü. Burada ince bir detay devreye giriyor. Daha önceki yazdığım bazı yazımlarımda, kendimizi tanımlama çabamızdan bahsetmiştim. Kendimizi tanımladığımız değerlerin yardımıyla bize uygun olanı ve istemediklerimizi filtreliyoruz. Bu da içeride ve dışarıda kalanlar şeklinde bir ayrıştırmaya yol açıyor. Beğenip beğenmediklerimiz, çevremizi ve dolayısıyla da bizi oluştururken bunu yapabilme gücüne sahip olduğumuzu görmek de gizliden gizliye egomuzu besliyor. Egomuz güçlendikçe tanımlarımız sertleşmeye, bu gerçeklik içindeki varlığımızı daha belirgin tanımlamaya doğru ilerliyoruz. Ego güçlendikçe, olgular üzerinde hakim olduğumuz düşüncesiyle kontrol etme hali bir reflekse dönüşüyor. Evlilikler, 3-5 senede dağılıyor, yeni derin ilişkiler 30’lu yıllardan sonra kolay kurulamıyor (aslında bunun yaş değil, günümüz sosyal durumuyla ilgisi bence daha güçlü), arkadaşlıklar tahammülsüzlük ve restleşmeler yüzünden incitmelerle bezeli. Bu, duygusal varlığımızı çok ciddi etkiliyor, kalbimiz, giderek sertleşiyor. Zaten medyanın haber uğruna sunduğu görsel bombardıman bile duygularımızı törpülüyor ve hissetme yetimizi aşırı ölçütlerle istismar ederek hem bazı (çıkarcı) politika ve stratejilerin kabul edilebilirliğini kolaylaştırıyor, hem de bizim hissederek tepki verme kabiliyetimizi köreltiyor. Sertleşmiş olan kalp de, aynı sertlikte hem arkadaşlıklara, hem ikili ilişkilere aynı tepkiyi gösterebiliyor. Bu, artık içerdekinin değil, kabuğun içeriyi koruma tepkisi oluyor.

steelheartDiğer bir dönüşüm, en başta belirttiğim hal ile ilgili. İlişkilerde tahammülsüzlük dolayısıyla kimse bir diğerinin yükünü omuzlanmaya, taşımasına yardım etmeye istekli değil. Aynı sebepten, duygusal bir yükü olan bir insan varsa sakınma refleksimiz oluşuyor. Günümüz pop kültleri, bunu negatif enerji yayan insanlardan uzak durmak gerektiğini, duygusal vampirlikten korunmak gerektiğinden bahseder. Ama birbirimize şefkat beslemeyeceksek niye ilişki kuruyoruz? Yoksa bir beklenti mi var bu durumda?.. Biraz daha dikkatli bakalım; sanki kim olduğumuz, nasıl davranıp ne tepkiler gösterdiğimiz tanımlamaları -yani ego- burada beslenecek yeni bir kaynak bulmuş. Kimliğimizi, varlığımızı teyid edenler, yaptıklarımızı onaylayanlar iyi geçindiğimiz ilişkiler sınıfına giriyor. Bunlara hizmet etmeyen, yarattığımız kişilik ilüzyonunu desteklemeyen ve hatta sarsan kişiler ise tercih edilmeyenler grubuna dahil ediliyor. Bizi mutlu edenlerle sürekli vakit geçirip mutsuz edenlerden cin görmüş gibi kaçıyoruz. Birbirimizin ayağına basar gibi egolarımız birbirine dolanmış halde. “Ben senin egonu besler, seni olmak istediğin kişi gibi teyid edersem sen de benim egomu besle, beni olduğuma inandığım kişi olduğumu teyid et.” şeklinde karşılıklı sırt kaşıma orjisi içinde eriyoruz.

Yükü olan bir insan, günlerce çalışan bir bilgisayar programı gibi olabiliyor. Zihni, sürekli güncel olan problemlerle dolu olarak hemen önündeki fırsatları göremez hale geliyor. Çok çalışan ve kalitesiz bir mühendislik eseri olan programlar aynı şekilde çok hafıza işgal ederek bir süre sonra sistemin kilitlenmesine, bilgisayarın çalışmamasına sebep olabilir. Çok problemlerle dolu insan beyni de aynı şekilde işlevsizleşmeye, fonksiyonunu yerine getirememeye meyilli olur. Biz buna depresyon diyoruz.

İnsan ilişkilerinde yüklü olmak, yüküyle dolaşmak, bir programa parametre vermek gibi karşısındakilere bir durum talebi sunuyor. Ama sertleşen kalplerimiz, bu taleplere cevap verebilecek program bölümleri giderek seyrekleşerek kullandığından akış burada sekmeye başlıyor, ilişkiler mesafeleniyor. Her insana şefkat duyabilecekken, sadece belirli parametrelerle bize daha yakın olanları seçiyoruz. Bu seçim de zaten ülkeleri, dinleri, takımları, rakipleri ve taraftarları, farklı cepheleri, bizi ve ötekileri, yakınlarımızı ve diğer tüm insanları ayrıştırıyor. Biz seçim yaptıkça, bazı dinlerin bahsettiği o ‘bir olma hali’ imkansızlaşıyor.

braingearZihinden bahsedeceğim demiştim. Aslında yukarıda yazdıklarımda hep bahsediyordum. Ama sözümü tutacağım elbette. Zihnimiz de dışarısı, yani ilişkilerimiz gibi çalışıyor olma olasılığını çok yüksek görüyorum. Dışarısı ne ise, zihnimiz de odur. Zihnimiz nasıl ise, dışarısı, ilişkilerimiz, davranışlarımız aynı şekilde. Zen gibi öğretilerde her bir anı, geçmişe dair bir yüke dayanmadan deneyimlememizden bahseder. Her deneyimlenen an, yeganedir, biriciktir. Bu yüzden her bir deneyim, yepyeni bir deneyimdir. “Aynı nehirde iki defa yıkanamazsınız” der bir Zen deyişi. Bir durumun asla aynısı gerçekleşmez. Tüm evreni hesabınıza dahil ederseniz, bu söz analitik ölçekte gayet net ve gerçekçidir. Zihnimizi öncül bir yükle, hep aynı kalan bir varlık düşüncesiyle yönlendiriyoruz. Bunu, programa verilen parametreler gibi görebilirseniz varlığımızı şekillendiren, var olduğumuzu belirginleştirenin bu değerler olduğunu görebilirsiniz. Bir yükler olmazsa, geçmiş deneyimlere dayanmazsak, yani parametreler olmazsa, stateless bir zihin hali elde ederiz. Bu, her anı, her deneyimi, muhteşem bir deneyim gibi yaşamamızı sağlar. Bu düşünme şekli, birkaç şeyi düşündürüyor bana. Seçim yapmanın zihin için parametreler oluşturması, tanımlanmamış parametrelerin etkileri, programın aslında donuk olması ve parametrelerle canlanması (!)…

sp-compassion-med-633x474Sadece kendimiz için değil, tüm insanlar için şefkat geliştirmemiz, ayrıştırmaları, sınırları, seçim yapmayı bırakmamız bence çok önemli. Ama buna, tüm insanlığa yönelik bir çabayla mutlak başarısız olur, hatta egomuzu da çök ciddi şekilde güçlendiririz. Sadece yakın çevremizde -ama seçim yapmadan- dahi bu sıcaklığı geliştirsek, şefkat beslemeye, tahammül etmeye, sabretmeye, ilişkiler üzerinde çalışmaya başlasak, sevmediğimiz durumları reddedip hemen gitmesek, bazı parametrelere dayalı sınırlar, ülkeler, gruplar, takımlar oluşturmasak, durumları çözümlemeyi öncelikli hale getirsek eminim ki çok ciddi bir etki yaratabilir, sessiz ve sakinlik içinde zamanla tüm toplumu/ toplumları dönüştürebiliriz. Bunun en önemli bir sonucu, acıların gerçek anlamda azalması olacaktır.

Nefes al ve gözlemle… Nefes ver ve gözlemle…

  / 20130818 /


Y

Yeni bir hesaplaşmaya hoş geldiniz! Ringin sol tarafında kırıklığı olan biri, karşı tarafında havadaki nem, diğer tüm boşluklarına sızmış halde de yarı uykulu-yarı uyanık bir hal…

Screen Shot 2013-08-18 at 22.18.19Geçen hafta başlayan kafa gürültümün diğer sebebini sanırım buldum. Tamam, şartlarım dolayısıyla ilk başta ekonomik gözükmüştü. Ama şimdi doğru şekilde bakamadığımı görebiliyorum. Bir durumun baskın gölgesi altında değerlendirme yapmak, smokin giyerek havuz başına gidip havuzun suyunu yorumlamak gibi (tabii smokinle suya atlayarak deneyim sahibi de olabilirsiniz). Bugün pazar sıcağında serinlik peşinde koşarken klimalı bir ortamda sevdiğim bir dostumla vakit geçiriyorduk; ara ara da son haftalarda yaşanan duygusal algılamaları konuşup karşılaştırdık. Farklılıkların işaret edilmesinin getirdiği bir kırıklık vardı; bu beni kırmıştı. Ortak alanlar insanları bir araya getiriyor, fikirsel ya da algısal yakınlık hissedenlerin daha yaklaşması, bazılarının da uzakta kalması olabiliyor. Böyle bir ayrışmayı hissetiğimde dışarıdan kırgınlık olarak görülse de genellikle az çekilip gözlemlemek en doğrusu gelir bana. Abbasağa’daki oluşumda da benzer bir ayrışma görmüştüm, başka yerlerde de.

Ama bunca zaman geçtikten sonra konunun kendisiyle yüzleşmediğimi ve çözümlemeden geriye attığımı hissettim. Başka ilişkilerde de haksızlığa uğrama pattern’ini yaşadığım oldu zaman zaman. Burada da benzer bir dönüude benzer tepkiler vermeye doğru ilerlediğimi gördüm. Bir haksızlık oluyor, kendimi bir şekilde savunmaya geçmem alıngan ve bu yüzden hatalı olarak tanımlanmama yol açıyor, ben durumla savaşmayacan durumu seçtiğimden de o ortamdan çekiliyorum. Bu perspektiften baktığımda geçmişimde pek çok alanda bu pattern’ı görebiliyorum.

Peki… Bir nefes alarak biraz duralım önce. Haksız konuma düştüğüm pattern’lar… Bu aynı zamanda diğer bir perspektifte bana/ kimliğime ne kadar önem verdiğimi göstermiyor mu? Kendimi çok ciddiye alıyorum; neredeyse dalga geçemeyecek kadar. Haksız duruma düşmek, beni incitiyor. Ama aslında incinen egom. Kendimi görmek istediğim konumda görmediğim için… Peki… Kendimi bu kadar önemsiyorsam… (Sınıfsal değil, bazı alanlarda biraz bilgi ve deneyim bazlı) Denklik olmasa da herkesle iletişim kurmaya çalışmam, eş duyarlılıkta olmayan bir ilişki düzeni oluşturmuyor mu? Bu da olduğum hali kabul etmeyip yermemi ve sonucunda benim mutsuzluğumu beraberinde getirmiyor mu? Egonun farkında olmak, ne yüceltmek, ne de yermek olmamalı. Sadece farkında olmak… Yüceltmekten kaçınmak yermekle de olmuyor. Bende yermenin daha etkin olduğunun farkındayım. Kendimi yeriyorum. Aidiyet duygusu altında gizliden gizliye dahil edilerek onore edilmeyi bekliyor gibi bir durum bu. Demek ki orta yolda değilim henüz. Egoyla ters de işleyen bir ilişki denklemi var aynı zamanda burada. İyi, çünkü bunları fark etmem, en azından bundan sonra nasıl bir refleksle hareket edeceğimi ve bilinçli olursam da neden sakınmam gerektiğini gösterebilir bana.

Bir nefes verelim… Ego… geçmişimin kabuğu, çerçevesi. Bir nevi karmik çerçevem, (henüz deneyimleyip bilmediğim için) yasamlar ötesini saymasam da en azından bu yaşamda şimdiye kadar bilinçsizce, şimdiden itibaren de bilinçli olarak ektiğim tohumların oluşturduğu bir çeper. Aynı zamanda beni bu gerçeklikte, bu maddesel varlık halinde tutuyor. Zaten geçmişimiz, bugünümüzü oluşturuyor. Bugünümüz de geleceğimizi… Bu, akan bir nehir… Her popüler yaşam kalitesini artırma öğretisinin söylediğinin aksine zamanda kesit almak, onu durdurmak, salt bir an’ı yaşamak pek de mümkün değil. Yaşamak, anların devamlılığını kapsıyorken, bir an nasıl yaşanır ki? Screen Shot 2013-08-18 at 22.04.16Dere akarken, akışı durdurmadan onun kaç kova su akıttığını ölçmeye çalışmak gibi bir durum bu. Bu yüzden bugünkü ben, yani bir ego diye kesit almaya çalışmamız da saçma. Ölçmek de saçma. Ama yine de sürekli ölçmeye çalışıyoruz; birinin ilgisi, başkasının ilgisizliği, iş yerinde haklarımız, toplumsal olaylarda duruşumuz, özgürlüklere (aslında bir sanrı bu) bağlılıklarımız, inançlarımız veya politik tavrımızla kendimizi tanımlamaya çalışıyoruz. Dış etkenlerle kendimize inanacağımız bir çerçeve, bir gerçeklik yaratmaya çalışıyoruz. Dış etkenler bize işaret ettiği ölçüde var ololabileceğimize inanmışız bir kere. Şu kahrolası ben meselelerinden, çerçevelerden, refere eden, var eden, pohpohlayan ilişkiler ağından sıkılmadık mı hala?! Bunlardan mutluysanız elbette bir sorun yok, bunların size işaret etmesi sayesinde varlığınızı sürdürmekte hiç bir sakınca yok. Uyumak isteyeni uyandırmanın alemi yok!

Ama niyeyse ben çok sıkıldım. Çünkü bu ilişkisel varoluş, aslında bir zincir; GERÇEKTE OLDUĞUMUZ HALİMİZİ KISITLAYAN BİR PRANGA!

16358310-legs-in-heavy-iron-shacklesÖnce ‘olabileceğimiz’ demiştim, ama doğrusu ‘olduğumuz’; çünkü olabilmek, bir ihtimal, bir süreç gerektiriyor. Ama samsara ile nirvana bir… erdemsizlikle erdem bir… Hala ya biri, ya diğeri gibi düşünüyorsunuz, biliyorum. Bilgisayar programlamayla cok ugrasan biri olarak benim de en az bu kadar, hatta daha da fazla kutuplar üzerinden düşünme eğilim var (yukarıdaki bölümde bu zaten görülüyor). Bunu henüz aşmadım elbette (ama bir gün olacak). Yine de görebildiğim kadar ötede bu zıtlıkların, ayrışmanin eridiği, anlamsızlaştığı bir alan var… Öyle olduğunu farz edelim şimdilik… Bu durumda zıtlar bir olduğuna göre, bir gerçekliğe uyanmamız sadece bir bilinç sıçraması, bir süreç ya da dönüşüm değil. Öyle olmadığını bilerek de öyleymiş gibi davranılmaz tabii ki (bu ayrı bir konu olarak kalsın şimdilik).

Screen Shot 2013-08-18 at 22.11.53Şimdi konunun geneline bakınca beni alınmaya iten bir algılama var, egonun kendisini gostermesi var. Ama aynı zamanda tam da bu konunun içine girdiğimde egonun manasızlığı görülebiliyor. Arsız bir çocuk gibi ilgi isterken konu tersyüz oluyor. Egonun incindiği tam bu nokta, aslında gerçekliğin baska bir düzleme sıçradığı bir nokta oluyor. Hal böyle olunca, bir ego meselesi birden bu perdenin arkasını görmek için bir nimete dönüşüyor. Bu kırılma durumunu yaşatan kişiye/ duruma müteşekkir kalmayalım mı? Elbet illa onun gerçekliginde bir teşekkür olmaz. Çünkü bu, sadece o dengesiz, arızalı durumu güçlendirir. (Farkında olmadan) Bir aynayı tutan kişi olması, yansımaya sebep olan bir durumu yaratması, ayağımı bir kayaya çarpıp dalgınlığımın üzerine bir ayılma yaşadığımdan kayaya teşekkür etmem gibi bir durum. Elbet bir minnet var ortada: ama bu farkındalığı yakalayıp yorumlayabilecek kadar alarm veren kafamın içindeki gürültüye teşekkür etmem gerek bu durumda. Onu da kafa gürültüsü olarak adlandırmak, herhalde ancak benim moronluğum olabilir! 😉

Böğürtlen yemenin zen’i

  / 20130809 /


B20130809-190212.jpg

Bugünlerde dışarı çıktığımda yolumun üzerindeki yabani böğürtlenlerin keyfine varmaktayım. Böğurtleni dalından toplayıp yemenin bile bir zen’i olabileceğini gün geçtikçe görür oldum.

– öncelikle toplamak için ek bir araç ya da farklı bir kıyafet giymiyoruz. yazın dışarı kısa kolluyla çıkıyorsak kısa kolluyla çıkıyoruz. yani öncesinden böğürtlen yemeye dair plan yapmıyor, bunu kendimize bir amaç ya da hedef haline getirmiyoruz.

– böğürtlen toplayıp toplamayacağımıza dair bir karar da vermiyoruz. o anda yolumuzun üzerinde erişebileceğimiz şekilde böğürtlenler varsa ne ala. ulaşabildiğimiz olgunlaşmış böğürtlenleri usulca toplayıp yemek kadar keyifli bir şey yok. o anda bulunduğumuz yerde doğa bu meyveleri bize cömertçe sunmuş işte.

– açgözlülükten sakınmak gerek. gözümüzü az daha yukarıda duran ve güneşi iyi gören böğürtlen öbeklerine dikersek mutsuz oluruz. nasılsa erişemeyeceğiz, onlara takılı kalıp hayıflanmanın pek bir yararı yok. ne çıkarsa bahtımıza, çıkmazsa da..

– hatırlarsak, böğürtlen yemek planımız yani varacağımız son nokta değildi. haliyle tüm vaktimizi de buna ayırmıyoruz. sadece ağzımıza tat katacak kadar, belki birkaç tanr, belki de bir avuc kadar böğürtlen toplayıp yolumuza devam ediyoruz. her ulaşabildiğimizi yemek gibi bir mecburiyetimiz yok. bizim gibi yolunun üstünde birkaç tane böğürtleni ağzına armaktan mutlu olabilecek insanlar için de biraz bırakmalı. hem henüz olgunlaşmamış o kadar çok böğürtlen var ki… her seferinde bir avuç yesek bile 2-3 haftalık meyvemiz garanti. daha fazlası sadece daha fazlasını istememize sebep olur. zaten ilk yediklerimizin tadı asla sonrakilerde olmayacak. çünkü ağzimızın kimyası, tükrüğümüz uyum sağlayacak, zihnimiz bu tada alışacak.

– fazla yukarı uzanıp parmak ucumuzda
dengemizi kaybedersek canımız yanacaktır. böğürtlen çalıları hayli dikenli ve biraz da kurumuş polenlerden ötürü tozlu olurlar. dengemizi kaynettiğimizde ya batan dikenler ya da gözümüze kaçacak tozlar, bize açgözlülüğümüzü hatırlatan bekçilerdir.

– farklı açılardan baktığınızda yaprakların altlarına da gizlenen pek çok ufak hazineyi keşfedebilirsiniz. bunun için en alışık ulaşma çabalarınızı kenara bırakın, aynı noltalara takılip kalmayın. taze bir zihin her seferinde yeni baştan bakacağından böğürtlen toplarken de farklı konumlarda, hiç de büyük çaba gerektirmeden bize o an yetecek kadar meyve toplayabiliriz.

– kararında kalmaya karar verdiğimizde ağzımıza son attığımız böğürtlenin ekşi ya da az geçkin olmasının önemi yol. her zaman bir sonraki meyve, dha iyi bir tadı vaad edebilir. ama bu, açgözlülüğü besleyen, daha daha doye takılı kalmamıza sebep olan bir düşünce alışkanliğı sadece. bu son dediğimizde aldığımız tadı artırmaya çalışmıyoruz.

aslında bu fikirleri sadece böğürtlen yemek için değil, hayatta pek çok alanda kullanabiliriz. zaten bir işin ya da edinilecek malın ya da diğer hedeflerin böğürtlenden ne farkı var ki? ilk avucu yedikten sonra yeni bir zevk ya da tat vermeyeceğine bahse girerim.

20130809-190330.jpg

Ya tutarsa?

  / 20130721 /


H

Her şey gelip geçiyor…

İlişkiler gelip geçici. Bir gün çok sevdiğiniz birisini başka bir gün o kadar sevmiyorsunuz. Ya da sevginiz karşılık almıyor. Ya da aynı sevgi dilinden konuşamıyor oluyorsunuz. Ya da aynı kişiler olarak kalmıyor, biriniz ya da ikiniz birden değişmeye başlıyorsunuz. Ya da aynı sevgi dozu devam etse de daha fazlasını istemeye başlıyorsunuz. Ve olduğu gibi kalmıyor, geçiyor.

Arkadaşlıklar gelip geçici. Bir gün çok güzel bir paylaşımda bulunuyor, dolu dolu beslendiğinizi hissediyorsunuz. Başka bir günse enerjinizin adeta emildiğini ve tükendiğinizi. Başka bir seferse kullanıldığınızı. Başka bir gün de çok şey vermek istiyorsunuz, veriyorsunuz da. Başka bir günse önemsenmediğinizi, değer verilmediğinizi. Başka bir gün sizi tanımamış olduğunu görüyorsunuz. Başka bir gün de kendinizi ifade edemez, uygun kelimeleri bir türlü bulamaz oluyorsunuz.

İşler illa ki gelip geçici. Sizin oturduğunuz ve rahat ettiğiniz koltuk, başkaları tarafından kıskanılıyor. Ya da patron, sizin rahat oturmanızdan hoşnutsuz. Ya da ihtiyaçlarınız her geçen gün artıyor, daha fazlasını istiyorsunuz. Ya da iş yerine yararlılığınız kişilik değerlerinizin önünde tutuluyor. Ya da üstü örtülü tacizlerle, açık mobbing ile, negatif motivasyonla kamçılanma yaşıyorsunuz. Ya da çocuklarınızın büyümesini garanti altında tutmak için hayallerinizden feda ediyorsunuz.

Güvenlik duygusu gelip geçici. Devlete sizi koruması için para veriyorsunuz. Özel sigortaya para döküyorsunuz. Kasko ve bilimum deprem, eşya, araç, tatil sigortaları ödüyorsunuz. Sizi hastalıktan koruması, hasta olduğunuzda hızla fonksiyonlarını yerine getirebilmeniz için ilaçlara sürekli para döküyorsunuz. Sağlıklı olduğuna inandığınız yiyeceklere ek paralar ödüyorsunuz. Çocuklarınızı daha güvenle okula taşıyacak servislere para ödüyorsunuz. Kendinizinki yetmezmiş gibi çocuklarınızın geleceğini güven altına almak için eğitimlerine, özel okullara, kurslara, özel öğretmenlere para ödüyorsunuz.

SAM_2689Herşey gelip geçici. Herşey değişmeye mahkum. Herşey yok olmaya mahkum (entropi yasası). Hiçbirşey güvenli değil. Hiçbir şey sabit değil. Hiçbir şey aynı kalamaz. Hiçbir şey biz istesek de, bunun için türlü numaralar yapsak da, kontrol etme inancımızı güçlendirmek için bilimi manipüle etsek de kendi akışını gerçekleştirir. Bir mermi, silahtan çıktıktan sonra ‘bir’ hedefe kavuşana kadar gider ve bu gerçeği hiçbir şey, hiçbir inanç, hiçbir bilgi değiştiremez. Silah ateş alır, mermi kovandan çıkar ve bir hedefe saplanana (veya hızını kaybedip düşene) dek yol alır. Rotasını 90 derece değiştirmek isteseniz de yapamazsınız. Mümkün değil. Belli bir düzeni yaşamaya kendimizi mahkum ettikçe o düzeni herşeyiyle yaşamaya mahkumuz. Tüm ölçülebilir olumlu ve olumsuz halleriyle. Bu kaçınılmazdır. Olan olgular da gelip geçecektir. Bu da kaçınılmaz. Bunlara tutunmaya çalıştıkça acı çekmemiz kaçınılmazdır. Bir gün bir mutluluğa sarılacağız, hep öyle devam edeceğini sanacağız. Diğer bir gün o mutluluk yok olduğundaysa acı çekeceğiz. Bundan ders almayip diğer bir zaman yine aynısını yaşayacağız. Bu sefer belki farklı olur diye. Ya tutarsa? Gölün yoğurda maya tuttuğu nerede görülmüş ki? Hala, hala ve hala mayalamaya devam ediyoruz. Bıkmadan, usanmadan. Ya tutarsa diye bir mantra uydurmuşuz, tüm gerçekliği bu uğurda görmezden geliyoruz. Ya tutarsa. Tutan tek şey, bizim bu inanca sımsıkı sarılmamız. Ve defalarca, onlarca, yüzlerce, binlerce defa acı çekecek oluşumuz. Umud edeceğiz, umudumuz yıkılacak. İnsan olmanın laneti de, kurtuluşu da burada saklı işte…

Forumlar neden başarısız olmaya başlıyor?

  / 20130718 /


H

Her forumda değil elbette, ama gezebildiğim bazı forumlarda gözlemlediklerimi paylaşmak ve üzerinde düşünmek istedim.

Forumların hepsinde katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi yürütülmeye dikkat ediliyor. Bu tür bir demokrasinin problemli bir yapısı var; niceliği niteliğe yeğliyor oluşu. Bu ‘simulasyonlardan’ önemli dersler çıkarmak gerekli olduğunu düşünüyorum. Hem toplumsal, hem kişisel alanlarımızda üzerinde çalışılması gereken dersler bunlar.

Gezi parkı sürecinden sonra Duran Adam ile bir durup nefeslendik, yitirdiğimız kişiler ve değerlere saygımızı gösterdik. Ve sonrasında bir narın dağılması gibi konuşma tohumları tum şehre, hatta ülkeye saçıldı, her semtte forumlar yapılmaya başlandı.

sustainability-democracyForumlarda yaşam alanlarımız ile ilgili şikayetler ve fikirler oylanıyor, sonuçlar derleniyor. Bunlardan en çok ilgi görenlerin üzerine yoğunlaşılıyor ve belli uzmanlıklar çerçevelerinde çalışma grupları oluşturuluyor. Hukuk, IT, Sağlık, Eğitim, Kültür-Sanat gibi. Şehirlerde insanların coğrafik öbekleşmesi gibi, çalışma gruplarında da mesleki öbekleşmeler oluyor. Bu da, kendini bir meslek grubunda tanımlayan herkesin bir araya gelmesine yol açıyor. Aynı grupta çeşitli bilgi, beceri ve deneyim seviyelerine göre her kesimden insan bulunabiliyor. Bu, homojen bir dağılım yaratıyor. Bir taraftan da bir çalışma grubunun yeni katılıma açıklık ve sürdürülebilir olması da gerekiyor, çünkü gönüllü katılım sağlanan bu ortamda herkesin vizyonu ve motivasyonu değişken. Bu yüzden de gruplar, değişken bir kadroya sahip olabiliyor. Fizikle ilgili bir benzetme yaparsam motivasyonu tam ve enerjisi yüksek olanlar, grubun ivmesini ve hızını belirlerken sadece merakından gelmiş veya birkaç gün katılımcı misafir olanlar da grubun sürtünme friksiyonunu oluşturuyor. Hem yeni katılanlari bilgilendirmek, hem de varsa eksik bilgilerini kapatmak, bu ters gücü oluşturuyor; duruma gore bunun üzerine deneyimsizliğin getirdiği amatörlük de eklenebilir. Burada entropi kanunu devreye girecektir; dinamik olanlar yavaş olanlardan ister istemez etkilenecek ve yavaşlamaya başlayacak. Gruba yeni katılımlar ve ayrılmalar da düzenli olduğu sürece bu değişken kadro, oluşan büyük enerjiyi zamanla eritmeye başlayacak.

Seviye niteliği gözetmeyen bir gruplaşma, bir sonuç üretmekten uzaklaşan bir sürece yol açıyor. Burada önemli bir gereklilik, vizyonu-amacı korumak ve katılım miktarı ile deneyime gore grup içindeki dağılımı düzenlemektir.

Forumlarda her seviyeden, her deneyimden çeşitli insanlar bulunuyor. Her gün yenileri katılıyor, bazıları yorulup çekiliyor. Bazılarının geçmiş deneyimleri o kadar kabarık ki, ayrıca oturup dinlemek gerek. İnsanların birilerinin kendisilerini dinlemeye ihtiyacı çok fazla. Niyetlerinin iyi olduğuna şüphe yok, ama bu kadar çok deneyim, bazen de ayağın tökezlemesine sebep oluyor. Deneyim, kişinin kendini var ettiği, kendisini fonksiyon olarak gerekli-makul kılan bir araç haline geliyor. Deneyimi, kişinin kendisini aradan çıkarıp kullanmak en yararlısı, ama nedense deneyim, her zaman kişiyle kopmaz bir bağ ile geliyor.

Kabile mantığı, efektif bir çözüm olabilir. Bir kabile, sadece işlevsel olarak gerekli üyeleri barındırır, daha fazlasını almaz, büyümez. Amacı ve vizyonu belirlidir. En az katılımla en çok verimi elde etmeye odaklıdır. Gerekirse kabileyi idare eden, kabilenin iyiliği icin bazı kararları hızlıca belirleyerek işleri kolaylaştırır, çünüu topluca alınacak her bir karar, çalışma süresinden çalınmış saatlerdir. Ama bu, kabilenin tam güvenini gerektirir. Yönetmek, hizmet etmektir. Bu konumu üzerine alan birisinin yöneten değil, en büyük hizmeti eden olduğunu unutmaması ve kişisel ya da amaçsal ilüzyonlara kapılmaması çok önemli. Bu liderlik, kişisel istekler devreye girerse dayatmacı bir hale gelebilir.

Kabile mantığının en önemli noktası, hatta omurgası da, ben değil, biz olarak var olmasıdır. Kimse, kendini sunmak için kararları manipüle etmeye kalkmaz, bunun işleri yokuşa süreceğini, vakit kaybı olacağını bilir. Bu, herkesin kendi değerlerini iyi bilmesini, yapamayacağı şeylere girişmemesini, iyi bildiği şeyleri ise kendini düşünmeden yapması, hizmet etmesini gerektirir. Forumlarda diğer bir problem de zaten bu; insanların egosu o kadar belirgin ki, ortak çalışmayı zorlaştırıyor, hatta kırılmalara yol açıyor. Bu, hırslı, habis cinsten olmasa da sebep olacağı sonuçlara bakarak en azından habis olan ego kadar olumsuz etkiye sahip. Bir ortamda ego olduğunda işlerin çatışmalar dolayısıyla yavaşlaması ve hatta durması söz konusu. Şirketlerde başarı, çalışanların biz olgusunu sahiplenmesi ama bireysel olarak da ödüllendirilmesi temeline dayalı. Bu, biraz değiştirilmiş bir ödül-ceza sistemi aslında, ama kabile sisteminden işe yarayan kısımları, sonuç yaratmak için başarılı bir şekilde dahil etmişler. İlla ödül-ceza karşıtlığında düşünecek olursak ödül, bütünün rahat etmesi, ceza ise bütünün huzursuzluğu olabilir.

Diğer gözüme çarpan problemler, bu yapıların iletişim problemleri yaşamaları ve enerjiyi sürekli bazı yürüyüş ve eylemlerle tüketmeleri. Bu eylemler, motivasyonu ayakta tutmak ve ses duyurmak için yapılsa da artı değer üretme, çalışma enerjisini harcıyorlar. Bir eylem, güçlü ve tek vücut olarak yapıldığında etki yarattığı görüldükten sonra niye hala her forum, çevreden 2-3 forumu daha katarak kendi başına yürümeye çalışıyor ki? Hele de artık değiştirilemeyecek meselelereyse konu, iyice vahim bir durum oluyor.

Sağlıklı olabilecek çözümleri aslında yazının içine serpiştirdim; ama özetleyecek olursam:
– Fonksiyon odaklı ihtiyaca uygun en küçük gruplaşmalar
– Deneyim ve bilginin kişiselleştirilmeden kullanılması
– Kişinin vasıflarını iyi bilerek beklentisiz sunması
– Gruba ve bütüne hizmetin tek öncelik olması
– Yavaşlatabilecek tüm etkilerin tespiti
– Hızlandıracak bazı kararlar için çoğulcu oylama yerine güvene bağlı teslimiyet
– Liderlik edenin bir hizmet eden olması

ikisi bir arada…

  / 20130701 /


G

direngeziGece olmuş 2, harikalar diyarı gibi bir yürüyüşten, Pride March‘tan dönmüşüm. Uyku tutmuyor, bir arkadaşla sohbetler. Bitiminde teşekkür ediyor, etme diyorum. Biraz birşeyler beliriyor.

Az geriye bakıyorum… bulanık, biraz da kırık bir aynada kendi yansımama bakışım ve aynadaki görüntüyü kendim sanmam… son zaman bu göz içinden gördüklerim… peşine düşüp çabaladıklarım… Kendi kuyruğumu kovalarken, kendi kuyruğumu da görmemeye başladığımda paniklemem. Unutacaksın, bu kaçınılmaz sözleri yankılanıyor sisin içinden. Belirenleri görmeye başlıyorum teker teker.

Ardından Spartacus dizisine şöyle bir göz attım. O kadar da temel bir stratejiyle karşısındaki orduyu bozguna uğratıyor ki. Belirenlere eklenenler oluyor azar azar.

#direngezi’yi, süreci ve insanları düşünüyorum. Başarısı o kadar ortada ki, göremiyoruz. Bir kahramanı(-ları), lideri yok, mizahın, fikirlerin imzası yok. İmzasız kaldığı ölçüde herkese ait oluyor. Bazı ‘imza’ grupları, damgalarını vurmak istese de başarılı olamıyorlar.

Sonra biraz duruyorum, #duranadam geliyor aklıma. Az durmak bile bir anda karşıt olanları taklaya getiriyor. Analitik bir kafa, bunları tanımlayamıyor, sınıflandırıp damgalayamıyor. Belirenin artık bir görüntü olduğunu fark ediyorum, bir perspektif.

Bu temel gerçeği anlayamıyorlar. İmza yok! Birey yok! Sahiplenme yok! Hani o maneviyatçı beylik sözler var ya? Biriz, bütünüz, ışığa kavuşacağız. Hepsi söz sadece. Eyleme geçmiş tek haliyse gezi’deydi; artıksa her yerde. Evet, resim artık net, şöyle bir geri çekilip tebessümle bakıyorum.

Kazanan olmaya inanan, kaybetmeye mahkum.
Bir şey olduğunu sanmak, hiç bir şey olmamanın anahtarı.

Birini yenmenin yolu da burada aslında.
Bedensel disiplinlerde birini devirmenin yöntemidir,
Sizi kontrol ettiğini düşünmesini sağlarsınız,
Zayıf olduğunuzu gösterirsiniz.
Bunu kabul eder, benimser, hatta böbürlenir.
Sonra beklemediği anda, çeviklikle, ardışık olmayan hareketler uygularsınız.
Devrilir.
Çalışmadığı yerlerden gelmiştir.
Zihnini bir hale, bir duruma hapsetmiştir.

Bir beden, bir kimlik sahibi olmak, beğenileri, tercihleri olmak bizi tanımlıyor. Bizi tanımlayan her durum, bizi yok ediyor.
Diğer taraftan da bedeni, kimliği, imzası olmayan şeyler başarıya ulaşıyor.

En büyük zehir: Korku…

  / 20130614 /


H

Her birimiz korku zehrini öyle bilinçsizce çevremize yayıyoruz ki… Yukarıdakilerin ek bir çabasına gerek kalmıyor. Kızı için tasalanan anne mi, sevdiği insana birşey olacak diye kaygılanan yar mı, arkadaşlarına birşey olmasın diye meraklanan genç mi dersiniz… Hepimiz öyle ya da boyle, fark etmeden etrafımıza ufak ufak korku tohumları atar olduk. Bunların gerçek olup olmaması ayrı bir mesele, zihnimizde yarattığımız korkuyla bağlantılanan düşünceler zamanla filizleniyor. Bunların yeşermesiyle zihinlerimiz zehirleniyor ve çevremize sevgi sözleri içine gizlenmiş korku tohumları saçan insanlar oluyoruz. Ve fark etmediğimiz için de bu, giderek güçleniyor.

DURUN ve gerçek gözlerle bakın duruma, gerçekliğini kendi gözünüzle, deneyiminizle sınayın!

Bunu yapmak için yansıttığınız sevgiyi incelemenizi, arkasındakinin başka bir korku olup olmadığına bakmanızı önerebilirim sadece. Ddikkatle bakın, konsantrasyonunuzu kaybetmeden.

Yola Koyulmak…

  / 20130608 /


Y

Yola koldum; bundan birkaç sene önce arayışıma dönmüştüm. Döndüm diyorum çünkü önceden içsel dünyanın kapısına kadar gelmiştim, ama henüz erkendi, hazır değildim. Uygun zaman ve şartların tekrar oluşması biraz zaman aldı. Bugünse kendi yoluna adımlarını atmaya hazırlanan yeni yol arkadaşlarımızın ilk adımlarına şahit oldum.

Tebessüm ve mutlulukla kendi halimi(-zi) anımsadım. Her biri çok değerli, türlü deneyimleri görmüş geçirmiş ve bir çağrıyı belli belirsiz duymaya başlamış; hatta henüz bunun farkında bile olmasa da öz halleri onları buraya kadar getirmiş. Yolları nereye götürür, ne kadar birlikte yürürüz belirsiz. Ama yürüyüş oldukça sorun yok. Bir adım dahi atmak, yeterince önemli. Özellikle de rehberim, ama beraber yürüdüğümüz tüm arkadaşlarım da bana çeşitli şeyler öğretti ve öğretmeye de devam ediyor.

Şehir bizi bekliyor, türlü renk cümbüşüyle. Yola çıkmadan tadına baktığım biber gazı, bir haftada atıldığı yerde filizlenip rengarenk bir ormana dönüşmüş. Yolumuz, hayatla iç içe olduğundan inziva eğitimimiz her ne kadar Kazdağları’nın eteklerinde olsa da şehir ve oradaki direnişle sürekli içli dışlıydık; az da olsa desteğimiz sürüyordu. Gerek facebook, gerekse twitter’da fikirlerimizi, duruşumuzu paylaştık. Alacalı ve rengarenk bir elbiseye bürünmüş. Eğlencesi keyif verse de dış görünüş, günlerin köpüğü sadece. Kısa zamanda dağılacak gibi gözüküyor. Arkasında yatan dağınık düzen, dijital bir ağla birbirinine bağlı. Suya vurulan yumruk, doğru bir zamanlamayla ve beslemeyle ancak dalga oluşturur. Sesimizi duyurduk, yankılar da ülkenin ve dünyanın türlü yerlerinden duyuluyor. Ama hızla bu ses, bir forma bürünmezse bundan sonrası için de tekrarlanması çok daha zor bir hale bürünür. Siyasi bir platformda peer-to-peer’in monolitik piramidal düzenden daha etkili olabileceği gösterildi. Erken bir örneği olan ’68 kuşağı, yönetenler tarafından hızlıca etkisiz hale getirilmişti. Bu hareketin benzer bir sonuca dönüşmemesi, bizlerin elinde. Bu fırsat, dar bir zaman aralığına da sahip. O yüzden merak ve endişeyle izliyorum. Şu an elden geldiğince sakin ve tepkisizleşmeye başlayan karşı hareket, bu hareketiyle aslında yine dizginleri eline almaya başlamış gözüküyor. Direniş, kendini kopyalayarak çoğaltmaya başlamazsa, hem bulunduğu yerde kök salıp, hem tohumlarını yeşertmezse mutlak bir başarısızlık ve faşizme mahkumiyet söz konusu olacak.

Anılar, yapıştığımız deneyimler…

  / 20130529 /


Y

Yerliler, deneyimleri kendimizi geliştirmek için ödünç aldığımızı ve vakti geldiğinde sakinlikle onları iade etmemiz gerektiğini söyler.

 

ilüstrasyon: John HoweKayadan bir ejderhayı oyuyordu. Bunu yaparken önce çekiç ve keski, onlar yetmeyince kılıcını, daha ince detaylarda da ellerini ve parmaklarını kullanıyordu. Kralı olduğu topraklardak’ halkın çektiği tüm acılari, hayalleri, umutları, arzuları, hepsini zihninde taşıyordu. Ejderhayı heybetli kaya bloğunda g
ünbegün ortaya çıkartırken tüm bunları gözünden sızan yaşlarla, kolundan sızan kanla ejderhaya akıtıyordu. Çalışırken yemek yemiyordu ve kalan tüm enerjisini ejderhayı oymaya ayırmıştı. Halkının duyguları ve anıları bittikçe kendisi de eriyordu. Koyabileceği umutlar ve hayaller bitince geriye tek şey kalmıştı, kendi belleği ve anıları. Hiç tereddüt etmeden onları da bu kaya ejderhaya yontmaya başlamıştı. Kayaya -artık detayları iyice belirginleşmiş olduğundan ejderha demek daha doğru- anılarını ekledikçe bunlar, kendisinden kopup ayrılan ve artık giderek yabancılaşan görüntüler haline geliyordu. Kendisi de bu anıları yaşadığını unutuyordu. Eklediği her anıyla, ejderha sanki daha renkleniyor, daha canlanıyordu. Taşıdığı tüm bu anılar, onu kral yaparken onlardan ayrıldıkça ejderhaya dönüşmeye, oyduğu kaya bloğunun içinde canlanmaya başlamıştı.

– Robin Hobb’un The Farseer Trilogy, 3. Kitap,
Assasin’s Quest kitabından özet alıntı

 

neverending-story-bookBunlar, insanların unutmaya başladıkları rüya ve anıların görüntüleri. Bir rüya görüldüğünde artık yok olamaz. Ama insan bir rüyayı görüp de onu saklayamazsa bu rüyalara ne olur? Burada, Phantasien’in derinliklerinde unutulan rüyalar birikir. Her unutulan rüya, anı veya deneyim, incecik tabakalar halinde yerleşir. Derinleştikçe sıklaşırlar. Tüm Phantasien, bu unutulan ve terk edilen rüyalar üzerine kurulmuştur…
Yaşamın suyunu arıyorsun. Kendi yaşamına dönebilmek için sevebilmek istiyorsun. Sevmek! söylemesi kolay… Yaşamın suyu sana soracaktır: Kimi sevmek istiyorsun? Sevmek, genele yönelik bir durum değil. Kendi ismin, Bastian dışında tüm anılarını unutmuş durumdasın. Cevaplayamadığın sürece de yaşamın suyundan içemezsin. Bu yüzden sana tek bir arzun, rüyan ya da anın kaynağa ulaşmanda yardımcı olabilir. Bunun için sahip olduğün yegane şeyi de unutman gerek, kendini. Bu da azim ve sabırlı bir çabayı gerektirir.

– Bitmeyecek Öykü, orjinalinden alıntı-çeviri

Akışta olmak: Eski deneyimlerin ruhunu teslim ederek yenilerini yaşamaya fırsat sağlamak…

Anılarımızı, deneyimlerimizi biriktiriyor ve turşusunu kuruyoruz. Kendimizi yaşadığımız deneyimlerle var ediyoruz. Yaşanırken her deneyim güzeldir, verdiği keyfin yanı sıra genellikle birşeyler öğretir de. Bu deneyimleri, an’ları yaşandığında değil de, daha ileriki bir zamanda geriye bakıyor ve kendimizi bunlar üzerinden hatırlıyoruz. Ama anıları arşivleyip istif etmeyi seven bir yanımız var. Her an’ı, olduğu haliyle sevebilmeyi öğrensek, iyi ve kötü tercihinde bulunmadan kendimizi bütünüyle vererek dolu dolu yaşasakbelki de bir daha geriye bakıp anılarımızı saklamak, korumak ihtiyacını hissetmeyeceğiz. Bu bile çoğu insana ürkütücü geliyor. Yaşadıklarımızı tamamen unutmanın kendimizi yok etmek olmadığını ayırd edemiyoruz. Tozlu ayakkabı kutularında, sandıklarda veya dijital çöplükte biriktirdiğimiz fotolar ve objeler, ola ki boş bulunup unutursak diye anılarımızı bize hatırlatmak için görevlendirdiğimiz bekçiler; güzel anların belgeleri. Ama her bir anıya sarılmak, yeni gelenlerin yaşanamamasına yol açıyor. Eski deneyimlerimiz, bizi tanımlıyor. Biz, tanımlı ve çerçeveli halde kaldıkça da tercihler de buna bağlı devam ediyor, geleceğimizi belirleyen kaideler oluyor. Bu, şunları seven, bunları sevmeyen biri olmak demek. Eski anılara sarıldıkça bizi geliştirebilecek tüm yeni deneyimler, nehirde çevremizden akan su gibi geçip gidiyor. Amaçlanması gereken, bilinçli unutmaya çalışmak değil elbette, hatırlamaya çaba ve enerji sarf ederek geleceğimizi tanımlar içinde belirlemek ve aslında an’ı yaşamak yerine geçmişin belirlediği bizi yaşamak potansiyelimizi daraltan önemli bir zaafımız.

 

Direnişin Yalın Gerçekliği

  / 20130505 /


T

Tercihler yapıyoruz hayatta. Beğendiklerimiz oluyor, beğenmediklerimiz. Kendimize yakın bulduğumuz insanlarla vakit geçiriyoruz. Sevdiğimiz filmlere, oyunlara gidiyoruz. Beğendiğimiz tiyatro oyunlarını izliyor, bazı sanatçıları kendimizi yakın buluyoruz. Yemeklerde tercihlerimiz oluyor, içtiklerimizi bir tercihle yapıyoruz. Eğlenmeye, dinlenmeye ya da çalışmaya gittiğimiz mekanlar aynı. Yaşamlarımızdaki olaylar, ilişkiler, yakın alanımıza giren insanlar dahi aynı. Sahiplenme ve mal-mülk edinmeyle eşyalara tutunuyoruz, geçmiş ve geleceğe taktığımız kancalarla arzu ve korkulara, düşünce ve duygulara tutunuyoruz, nihayetinde bilim ile yaşama tutunuyoruz. Bir din olan bilime inanmayanlar için sunulan yüzlerce inanç var, çoğu da ya bu ya da öte dünyada yeniden var olarak aslında bu gerçekliğe tutunmamızın bahanesi oluyor.

Tutunuyoruz, bizi var ettiğini düşündüğümüz fikirlere, kavramlara. Bizi şekillendirerek bu gerçeklikte var olmamızı, kalmamızı sağlayacak tüm olgular, bizim için birer can simidi adeta.

451878_flowing_bloodAma bilin, ne oluyor? Bu tutunmalarımız, değişime direnmek oluyor. Yaşam, evren, akış ya da ne olarak adlandırırsak adlandıralım, gelişmemiz için bazı şeyleri önümüze çıkarıyor. Ama biz beğendiklerimiz ve beğenmediklerimiz diye ayırdıkça bu gelenleri itiyoruz. Gelenleri ittikçe de akış içinde karşımıza çıkanlar azalıyor. Bu beğenilerle, tercihlerle ve seçimlerle değişim ve gelişmeyi istemediğimizin sinyalini yayıyoruz ve bu mesaj, bir alıcısı olmasa da bir şekilde gerçekleşiyor. Değişmek istemedikçe olabileceğimiz potansiyelin çok daha küçük bir kısmına razı oluyoruz, çok daha büyük bir potansiyele sahip olsak da. Sanki tutunmayı bırakırsak yok olmayacakmışız gibi geliyor bana, daha rahat akacağız belki de. Seçmedikçe, beğenmeyi aradan çıkardıkça bize geleni daha büyük bir sevinçle kabul edebileceğiz. Burada “evren benim için neler sunuyor” sorusunu sormazsak kendimizi kandırmaz, egomuzu gizliden gizliye beslememiş oluruz. İyi olma hali de, hakikat ile ne kadar yakın ilişkide olduğumuzla ilgili. Tercihlerin olmamasıyla ne kadar esnek olabilirsek, içinde bulunduğumuz akışa karşı direnç noktalarımız da o kadar az olur. Bu da ne bizi incitir, ne de omurgamızı kırar.

Bunu ister kişisel gelişim ya da motivasyon için bir yöntem olarak alın, isterseniz de arkasındaki derin gerçeğe bakın. Mekaniği yine aynı. Ben, bunu tutunduğum herşeyi teker teker bırakmak için bir sebep olarak görmeye çalışıyorum; halen bırakmaya niyet ettiğim şeylerin listesi bu kadar büyükken çok söylemek yerine çok dinlemek daha doğru geliyor. Bundandır biraz seyrekleşen yazılarımın sebebi, ama tamamen bırakmak da demek değildir elbet.

Hangisi gerçek?

  / 20130407 /


H

Hepimiz rüya görüyoruz, bazıları buna bilinçaltına süpürdüklerimizin ortaya çıkması der, bazıları da başka açıklamalar bulmaya çalışır. Bazen çok gerçek hissettiren rüyalar da olabilir bunlar; uyanırız, ama gerçeklik algımız kaymıştır, bir süre kendimizi toparlayamayız.

Rüyadaki bedenimizle gerçekteki arasında belirgin bir bağlantı bulunuyor, bunu da biliyoruz. Ergenlikteki erotik rüyaların nasıl etkileyici olduğunu herkes bilir. Korkularımız baskın olduğunda nasıl nefes nefese uyandığımızı da biliyoruz. Bazılarımız biraz meraktan rüya üzerinde farklı yöntemler denemiştir; rüya içi farkındalık ve karar vermeyi geliştirerek rüyayı yönlendirmeye çalışmak bunlardan sadece biri. Rüyadaki haller bazen o kadar önemsenir ki bunları eğlencesine dahi olsa yorumlamak çoğumuzun ilgisini çeker. Oysa bu aynı zamanda psikoloji biliminin de bir alanı. Rüyaların duygusal ve mental olarak bizi etkilediğı bir gerçek, rüyadaki stres ve duyguların bedenimizde adrenalin ve türlü hormon ve enzimleri salgılatması da bir diğer gerçek. Ama rüyaları geleceği tayin etmek için kullanmaya çalışmak ise bir cetvelle renk ölçümlemeye çalışmak gibi bir durum. Belirsiz geleceğimiz hakkında ufacık bir olasılık göstermesi için ne çok can atarız oysa. Bu psikoz, bizim rüyaya ya da kahve artıklarına yapıştırmaktan vazgeçmediğimiz onlarca yanlış yorumlamadan sadece biri.

Evrende herşeyin bir fonksiyonu olduğu düşüncesinden yola çıkarsak, muhtemelen evrenin bizim geleceği görmemiz için rüyaları sunmuş olması gibi kibirli ve insan-merkezli bir çıkarımın saçmalığını anlayabiliriz. Elbette rüyalar, bizim birikimlerimizin yansıması; ama rüyalardan geleceği görme çabası TV’de yayın olmadığında karşılaşılan gri parazit görüntüsünde resim bulmaya çalışmak kadar saçma bir hareket olur. Emin olabilirsiniz, çocukken uzunca bir süre bunu denedim ve bir sonuç bulsaydım mutlaka haberiniz olurdu.white_noise

Rüya olgusunun bize göstermeye çalıştığı çok farklı bir algılama biçimi var ve genellikle bunu hep göz ardı ediyoruz. Rüyada da bedeni hissediyoruz, rüyada da acıyı ve orgazmı yaşıyoruz. Ve emin olun, bu bedenimiz kadar gerçek duygular bunlar. Rüyadan gözyaşlarımla uyanmam ne kadar yalan olabilir ki? Oysa rüyamızda bedenimiz olduğunu düşündüğümüz bu varlık, genellikle kıpırdamıyor. Buradan (rüyadaki) bedenin zihnimizde oluşturduğumuz bir kopya olduğu düşüncesini hepimiz düşünmüşüzdür. Peki hangisinin kopya, hangisinin gerçek olduğunu neye dayanarak söyleyebiliriz? Daha gerçekçi olması mı? Bunu ölçtüğümüz kriterler ne, daha gerçekçi acı ve zevkler mi? Yoksa daha gri bir yaşam mı gerçekçiliğin ölçütü? Kazandığımız para mı, edindiğimiz mal-mülk mü? Hepsi bir anda yok olabiliyorsa gerçek diyebilir miyiz ki onlara? Ya da ilişkilerimiz mi ölçüt? Ama onlar da kalıcı değil ki? Belki 3-5 gün, belki aylar, belki onlarca yıl sürüyor. Ama bir gün bitiyor ve o çok sevdiğımiz insan, yaşamımızdan öyle ya da böyle, isteyerek ya da doğallıkla çıkıp gidiyor. Oysa biz, o ilişkiyi de sonsuza kadar sürecek gözüyle görüyorduk. Kalıcılık bir ölçüt olamayacağına göre belki yaşanılan duyguların şiddeti diyeceğim, ama bazen rüyalarda yaşamdakinden onlarca kez güçlü duygular yaşamışımdır. Bu durumda hangisi daha gerçek? Demek ki şiddeti de bir kıstas olamıyor. Nedir o zaman bize hangisinin gerçek olup olmadığını gösterebilecek değer? Mahkemede ek delil olmadan iki karşıt tarafın iddiasının birbirini dengelemesi ve bu yüzden bir sonuç oluşturamaması gibi, rüya ve bu gerçekliğin ayrımında da bir denge var. Ve maalesef bilim, hangisinin daha gerçek olduğunu her iki alan içinde de kabul edilebilir bir gerçek delille sunamadığı sürece bence her ikisi de eş düzeyde yalan. Bu tezin ışığında baktığımızda da tek gerçeklik zihin ve zihnin bir gerçekliği algılaması için beden bir ‘arabirim’, bir yorumlayıcı oluyor. Böyle bakınca birden çok farklı bir algıya, dreams_reality_girlbakış açısına ulaşıyoruz. Bedensel acılar, zevkler, tatminler ve ihtiyaçlar, endişe ve korkular, hepsi bedenin bulunduğu düzlemle ilişkisini güçlendiren birer araca dönüşüyor. Elbette bir gerçeklikte kalmak için o gerçekliğin araçlarını kullanmak doğrudur, o düzlemi güçlendirmek için bunlara sarılabiliriz. Ama bir kere her iki tarafın da bir ilüzyon olduğunu düşündüğümüzde -sizi bilmem, ama benim için- büyük bir merak ejderhası, uyandığı uykudan uyanmaya başlar. O noktada ya çeşitli araçlara -seksin dozunu artırmaya, alkole, uyuşturuculara, antidepresanlara- sarılır ve kendimizi bulunduğumuz gerçekliğe çivilemeye çalışırız ya da ürkek adımlarla belirsizliğe adım atmak için yol-yordam ararız. Meditasyon ve bu yolu öncesinde yürümüş iyi bir rehberle çalışmak bunun için iyi bir araç.

mut-(lu/suz)-luk

  / 20130327 /


D

Dün sevdiğim bir yol arkadaşım çok basit, ama konuyu tam da 12’den vuran bir video paylaşmıştı. Dileyenler videonun tamamını TED linkinden izleyebilir. Bir süredir eğitimlerimizde de değinilen bir konu bu; mutluluk.

Çeşitli konular, iş, aşk, yaşam, sürekli bir döngü içinde. Aynı durumları defalarca yaşamaya alışmışız. Bazı şeyleri döngülerde yaşayınca otomatik hareketler yapan ruhsuz bir makinadan farkımız olmuyor. Ruhsuz yapılan bir işten hayır gelmeyeceğini hepmiz biliriz. Bazen de yediğiniz bir yemek o kadar lezzetlidir ki… tarifini alsanız ve gramı gramına sadık yapsanız nile aynı tadı elde edemezsiniz. Bunun sebebi de o yemeğe katılan ruhtur, deneyimdir. Bir yemeği, her lokmasındaki tatları, o tatların kaynaklarını düşünerek yediniz mi hiç? Gerçekten, bunu denemenizi öneririm. Tum bir öğünü buna ayırın, içtiğiniz suya, ekmeğin dokusuna, yemekteki baharata tümüyle dikkatinizi verin. Eminim ki normal bir yemekte yediğinizden daha az bir miktarla doyacaksınız; tüm yemeklerinizi bu şekilde yiyebilseniz kolaylıkla kilo verebileceğinizi bile söyleyebilirim. Yemeği daha besleyici ya da lezzetli kılan bir durum olmadı; sadece kendinizi yediklerinize odakladınız.

IMG_2608Bu konuyu, artık işlevini yerine getiremekte zorlanan ama uzun süreler bana hizmet etmiş sevgili gözlüğüme benzetiyorum; temel işlevi görüntüyü daha net göstermek. Ama genele bakmaktan çoğu zaman gözlüğün üzerindeki kirlenmeyi, lekeleri ve çizikleri algılamıyor, görmezden geliyorum. Hatta bazen günlerce camını silmeden yaşamıma devam ettiğim oluyordu. Üzerindeki çizikleri saymayı düşünemiyorum bile! Yaklaşık 15 senedir öyle ya da böyle, yaşamı biraz daha net gösterdiği sürece sorun yok (sanıyordum). Oysa o lekeler, o çizikler genelde beni rahatsız etmese de gözün odaklanma çabası ile göz kaslarını olağandan daha fazla yorduğu da bir gerçek. Ne kadar kirli ve çizik içinde olursa göz kaslarımı da o kadar yoruluyormuş. Bu kir ve çizikleri fark etmeyecek bir alışkanlığa sahiptim; bilgisayar ile çalıştığımdan düzenli olarak sabit bir uzaklığa odaklı tutuyordum gözümü. Haliyle zamanla gözüm de sağlığını yitirmeye başlamış.

Kendi mutluluk ya da mutsuzluklarımı bir süredir önemsememeye çalışıyorum. Mutluluk (ya da mutluluğa yol açacak bir şeyin peşinde koşmak bana anlamsız gelmeye başlamıştı. Elbette her zaman bu tavrı sürdürebildiğimi söyleyemem, başlarda çok daha seyrekti. Bir mutluluğun peşinde koşmak, aynı zamanda mutsuzluğun da peşinden koşmak olmuyor muydu? Bazı şeyleri seçeriz, bazı şeyleri reddederiz. Ama yaşadığımız gerçeklik, her ikisini birbirini yapıştırmış durumda. Salt mutluluk olsa zaten bir hareket de olmazdı ki? Sonsuza kadar aynı şekilde hareketsiz var olmak demek bu; kim ister ki böyle sıkıcı bir durumu? Haliyle iyilik olduğu sürece kötülük de olacak, doğru olduğu sürece yanlış da olacak, mutluluk olduğu sürece mutsuzluk kaçınılmaz olacak. Bunlardan bir tarafı seçme eğilimimiz hep olacak; işin zorluğü da burada. Hep kendimiz için en iyiyi, en güzeli istiyoruz. Bu, başkaları (=bizim dışımızda herkes) için de kötüyü istediğimiz alt cümlesini de barındırıyor aslında. Gerçeklikle sözleşmemiz bu şekilde, biz istesek de istemesek de bu kural geçerli; gerçekliğimizin yasalardan biri bu. Ucunun bize değip değmediği ufak ölçekte önemli gözükmeyebilir, ama uzun vadede dönüp dolaşıp bize de dokunuyor; tıpkı gözlüğümdeki çizikleri önemsememem gibi.

Demin bahsettiğim videoda bir bilim adamı, mutluluk üzerine geniş bir araştırma yürütmüş ve elde ettiği sonuçları paylaşıyor. Mutlu olma çabası ve bunu oluşturabilecek hallerle ilgili kurulan hayallerin mutsuzluğa en çok yol açtığını hemen belirteyim. Bulunduğumuz anın dışına çıkıp, bizi mutlu eden anların hayalini kurduğumuz zaman mutsuzluk da peşi sıra bizi ziyarete geliyor. Iş yerinde çalışırken kaçımız gideceğimiz tatilin, yaşanmış güzel bir vaktin hayalini kurmadık ki? Kaçımız o işi yapmak yerine güzel bir cafede oturup doğayı veya arkadaşlarımızla sohbeti yaşamanın keyfini düşlemedik ki? Tüm Amerika’daki mutluluk sektörü bu gibi hap çözümlerle dolu; başarıyı yakalamak için onu hayal edin, yaşamak istediğiniz hayali gözünüzde canlandırın, resimlerini kesin ve çevrenizde bulundurun, isteyin, oldurun… Salt Amerika’da bu şekilde pazarlanan kişisel gelişim kitap, CD ve DVD’ler devasa bir sektör oluşturmuş durumda. Aslında bütün hepsi, şu anki halimiz dışında bir hayali düşünmemize yol açarak daha iyi bir halin hayalini satıyor. Bu düşünceyi biraz daha ileriye götürerek bunun günümüz ekonomisinde önemli dinamiklerinden birini oluşturduğunu bile söyleyebilirim. Mutluluğu hayal ettiğiniz sürece halimizle ilgili mutsuzluğumuz artıyor, mutsuz olduğunuz sürece de bundan kurtulmak için uygunsuz şartlarda daha yoğun çalışmaya rıza gösteriyoruz.

Şimdi ofisinizde çalışırken şunu düşünün: en sevdiğiniz tatil beldesinde denize birkaç metre ötede bir şezlongda yatıyorsunuz. Çıplak ayaklarınız, sımsıcak kumlara değiyor. Keyifli bir meltem, terlemenizi önlerken denizin tuzlu kokusunu da size kadar taşıyor. Her nefes aldığınızda denizin serinliği burun kanatlarınızın içini serinletirken içinize huzur doluyor. Ne endişe, ne tasa var burada. Herşey o kadar uyumlu, o kadar huzurlu ki… Şimdi birden ofisteki iskemlenize ışınlandığınızı düşünün. Nasıl büyük bir hayal kırıklığı, nasıl bir şok olur bu, eminim ki tahmin edebilirsiniz. Siz farkında olmadan hayaller alemine dalmışken benim gözlüğümdeki lekeleri görmezden gelmem gibi farkında olmadan bu eziyeti kendinize tekrar tekrar yaşatıyorsunuz. Başka bir zaman dilimini düşündüğümüzde aslında algılarımızı kandırmaya başlıyoruz. Sonucu gerçek olmasa da bilinçaltımız için yeterince güçlü etkiye sahip oluyor. Sinema izlerken, bilgisayar oyunları oynarken ekranda canlandırılan durumun duygularımıza doğrudan etki etmesi de bu şekilde oluyor; beynimiz, ekrandaki durumla gerçek arasında ayrım yapamıyor. Hal böyle olunca hayal ettiğimizde belki o anın duyumsamasını hissediyor ve kendimizi duyularımızı o mutlu duruma sokuyoruz, ama gerçekliğimiz halen ofiste çalışmaya devam ediyor. Bu farklılık, ister istemez hem bulunduğumuz iş hakkında, hem de yaşamla ilgili genel olarak bir hoşnutsuzluğa yol açıyor; arzuladıklarımız ve yaşadıklarımız iki ayrı uçta bir araya gelemiyor.

Taocuların pratik çözümlerini çok seviyorum; mutluluk-mutsuzluk ya da tüm dualist durumlardan kurtulmak için ne onu, ne de ötekini seçerler. Seçim yapmayınca her durum, içinde bazı olasılıkları barındırır. Bunların bazısı keyifli, bazısı da sevmeyebileceğimız sonuçlar olabilir. Oysa istemediğimiz, sevmediğimiz sonuçlar dahi gelişmemiz için yararlı olabilir. Küçükken sevmediğimiz için yemekten kaçındığımız sebzelerin değerini ve tadını, ilerleyen yaşlarda anlamadık mı? Beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız, istemediğimiz durumlar da bu şekilde gelişmemiz için yararlı olabilecek ögeler barındırabiliyor. Bir büyük adım daha atarak önümüze çıkan her durumun aslında bir şekilde yararlı olduğunu söylememe izin verin.

Gözlüğümü değiştirerek çizikleri olmayan, temiz bir camın arkasından bakmam göz sağlığım için olduğu gibi iş hayatında ya da genel yaşamda beğenmediğimiz durumlarda andan kaçarak hayallere sarılmak yerine içinde yararlı olabilecek neleri barındırdığını görmeye çalışmak ve bulunduğumuz durumdan memnun olma alışkanlığı geliştirmek, çabalamadan, kendiliğinden mutlu olmak için anahtar.

Zamanı Bükmek

  / 20130307 /


B

Bir süredir yazılarda azalma var, doğrudur. İşim biraz kaprisli çıktı, ama tek gerekçem de bu değil. Açıkça söylemek gerekirse, bu düşünceleri sunmak, sorgulama sürecimi etkiler mi diye düşündüm biraz. Bazen azıcık da olsa etkilediğini gördüm; ama benim de düşünce defterim burası, klasik defterler üzerinden gidemediğimi biliyorum. O yüzden bir süre daha -henüz sorgulamalarım devam ederken- yazmaya devam edeceğim. Bazen çok kişisel olabilen düşünce zincirlerimi paylaşmadığım olabiliyor, o kadarı da bana kalsın. Daha yolun başındayım ve anlatacak çok hikayem olacağına eminim…

Geçenlerde B’nin Öyküsü kitabını okuyordum ve bazı detaylar dikkatimi çekmişti. Bunlardan biri, medeniyetimizin dönüm yaptığı noktalardan birinin ateşin bulunması değil, iz sürmenin verdiği güç olmasıydı. Elbette antropolojik açıdan iz sürmek, gelişime ne katkı sağlar ki diyebilirsiniz. Ama düşününce, avın nereden gelip nereye gittiğini görebilmek, besin çemberinde önemli bir beceri oluşturuyordu, yani güç idi. Zaman içinde geçmiş ve geleceği yarattığımızda anlık yaşayan varlıklardan sıyrılmış olduk. Bir gelmişimiz ve bir geleceğimiz vardı, her ne kadar sonuncusu muğlak olsa da. Tüm tarih, bilim, ve bilimum sistemler, bu bilinmez geleceği bilinir hale getirmek için çabalamıyor mu? Geleceği kontrolümüz altında tutmaya çalışıyoruz, çünkü korkuyoruz. Bu korku da bizi kontrole daha sıkı sarılmaya itiyor.

Lucy SurpriseBenzeri bir durum, benim için geçerli. Eğlenceden işe kadar, özel hayattan hocamla ilişkime kadar her noktasına sızmış bir zehir bu. Süprizlerden hoşlanma eğilimim azdı, çünkü neler olabileceğini, kendimi nasıl bir durumda bulabileceğimi bilemezdim. Bu beni korkuturdu. Hatta ilk gençlik yıllarıma gidersek karşı cinse nasıl davranacağımı bile bilmeyen, eli ayağına dolanan biriydim. Aslında gereksiz yere çok düşünmekten bu. Bir kere düşünmeye başlayınca motor yanana kadar durmazdı o seneler bende. Yaşamımda herşeyi kontrolde tutmaya çalıştığım çok oldu. Birileriyle beraberken belirleyici olan taraf oluyordum. Nasıl bir deneyim yaşanacağını belirliyordum -ki kötü süprizler olmasın. Tanrım! Nasıl zevksiz ve tatsız bir yaşammış bu! Bazen manipülatif olurdum, insanları benim istediğime çekmek için. Ama bunları kötü niyetle, bir çıkar uğruna yapmazdım; sadece sonucu kontrol etme çabası. Hocamla çalışmalarda ilk tökezlediğım de bu oldu; her ne kadar şu ünlü ustanın çay bardağına dolsa da çay boşaltmaya devam etmesi hikayesindeki gibi, kasenin boşalmasının gerektiğinı çok önemli bulsam da benim kase, hep içinde biraz çay barındırırdı. Ya canım çay çekerse diye. Aynı şekilde eğitimlere bir deneyim beklentisiyle yaklaştığımda tökezledim. Sonucun x ya da y olacağını bilmek ve beklentiye girmek, arabanın patinaj çekerek lastiği yakması gibi çalışmalarıma da bir yararı olmuyordu. Kuru gürültü sadece…

analyticalAnalitik çalışan bir kafa olarak uzunca bir süre sanatla uğraştım. Belirsiz bir alandı benim için ve bir tanıma oturtamamak beni onu bilmeye daha hırslandırmıştı. Çeşitli kereler video alanında birşeyler de ürettim, sergilendi. Ama sanatta, özellikle de müzisyenlerde beni etkileyen bir alan vardı, improvizasyon, jamsation yani saçmalamak dedikleri bir alan. Bir kontrol, bir program, notalar olmadan içinden geldiği gibi çalmak, kendini akışa bırakmak. Bu, benim ulaşamadığım bir alandı. Kontrol olmadan, plan olmadan nasıl bu kadar güzel tınılar ve melodileri hata yapmadan çıkarabiliyorlardı? Benim öğrendiğim, düzgün, nitelikli bir sonuç almak için önceden tespit edilmiş adımların bir düzen içinde uygulanması. Ama bu, bunun tamamen tersi bir yoldu. Süprizler vardı içinde, hatta tamamen süprizlerden oluşuyordu, arada belki tanıdık birkaç melodi, renk ya da düşünce. Tabii o dönemlerde bunun bu kadar farkında değildim (ama yaptığım tüm işlerde de tesadüflük, önemli bir değer katmış). Bir kurgu yaptıkça, geleceği kendi ön gördüğümüz bir şekilde şekillendiririz aslında. Ama aslında ne kadar büyük bir yanılgıdır bu! Kendimizi geleceği şekillendiren olarak görmek, kibirden başka birşey değil ki. Bir gelecek kurgusunu ön görerek şartları ona uygun hale getirmek için çabaladığımı gördüm. Bunu yaptıkça da doğallıktan, akıcılıktan uzaklaştığımı da elbette fark etmeden. Tarımla ilgili olduğu gibi bırakıldığında türlü yöntemden çok daha iyi hasat veren bir araştırma vardı. Elbette yok edici türde zararlı ve gereksiz otları ve hayvanları uzak tutmak kaydıyla. Ama bu bile aslında bir sonucu kontrol etme çabası değil mi? Toprağımda yetişen düşünceleri, duyguları belirleyip çerçevelerini çizdikçe, nasıl büyüdüklerini, ne yöne yükseldiklerini kontrol etmeye çalıştıkça orada yetişen ürünler de tatsız, renksiz ve faydası az olmaya başlamış. Kontrol etmeye çalıştıkça yaşam renksizleşiyor, donuklaşıyor ve bereketi de azalıyor. Oysa kendi akışına bırakınca gerek duyduğu kadar dinlense, gerek duyduğu kadar besin üretse, yeri gelince yeşerse, yeri gelince solsa kendiliğinden…

Eminim çok daha az stresli bir yaşam olacak önümdeki. Kontrol ettikçe stres artıyor, stres arttıkça bedenimiz kasılıyor. Sonucunda türlü ağrıları olan, zihinleri karışık gri bulutlara karışmak istemediğimi biliyorum. Bunun için farkında olmalıyım, unutma uykusuna dalmamak için.

değişim nerede başlar?

  / 20130222 /


U

Uzunca bir süredir sevgili hocam Cem Şen’in geliştirdiği bir eğitim sürecini takip ediyordum. Biraz daha gerilere gidecek olursam, 20 sene öncesine kadar uzanmak ve başlangıcını anımsamak gerekir. Önceleri ilgim, zen’e yönelikti. Modern kültürün egzotik bir değer olarak sunduğu alternatiflerden biriydi uzak doğu öğretileri. Erken dönemde rahmetli İlhan Güngören hoca sayesinde merakla elbette konu hakkında tonla kitap okumuş, konuyu araştırmıştım. Zen’e ve getirdiği paradoksal öyküler, henüz anlayamadığım ve tanımlayamadığım bir alandı. Bu anlamaya çalışma çabası başlangıçta beni yakalayan bir kısmı olmuştu. Ve bu sayede ondan sonraki 15 yıl, uzak doğu öğretilerine ilgim herkesten azıcık daha fazlaydı. Ama ne kadar okusam da araştırsam da ucu nihilizme varan bir yoldu bu. O yüzden bir süre sonra günün hengamesine karışmış bir ilkokul -aşkına diyemiyorum- ilgisine dönmüştü. Arada Pi, Matrix gibi popüler filmlerde değinmeler eğlenceli geliyordu. Yin ve Yang ne de olsa eril ve dişil idi, bunu bilmek yetiyordu. Beş element iyice soyut, belki biraz da şiirsel metafor geliyordu kulağıma. Tabii bir de öğrencilerine tokadı basarak aydınlatan ustalar…

Eğitimler başladığından beri bilgilere yapıştım, bilgiye açlıktan pek çoğumuz gibi eğitmen eğitimine de hemen kaydoldum. Ne de olsa daha kapalı kapılar ardında verilen bilgiler, daha değerli geliyordu. Elbette pek çok bilgi öğrendik bu eğitimlerde, aslında eğitmen eğitiminden çok derinleştirilmiş eğitim haline büründü bu dersler. Bilgiye olan aç gözlülüğümüzü tatmin etmek için gereken herşey vardı. Bilgileri yudum yudum içtikçe bir çocuğun yeni bir oyuncağa sahip olduğunda aldığı heves gibi, hemen çevremizdeki dünyayı bu gözlerle değerlendirir olduk. Beş elementle herkesin bedensel durum analizini yapmaya çalışıyor, işin felsefesiyle hayatı yorumlamaya çalışıyor, kısacası yeni bilgileri statik birer kullanma kılavuzu gibi ele alıyorduk. Hocamın derslerde söylediği, bu bilgileri kuru kuruya kullanmamızın bir anlamı olmayacağı uyarısına rağmen ilk hevesle bu statik-kitabi bakışa saplanmıştık. Hayatın anlamını ne de olsa bu bilgilere göre çözmüştük!

Oysa hal öyle değilmiş. Eğitimleri almak yetmemişti, eğitmen eğitimini iyice pekiştirmek için ikinci eğitmen grubuyla tekrar katıldım. Ben mi ahmaktım, çok mu açgözlüydüm bilmiyorum, ama ikinci kez alırsam bilgiler daha bir pekişir, hem vaktim de var nasılsa bahanesiyle kendimi kandırıyordum sanki. Bilgiyi almak güzel de nerede uygulayacağız ki? Arkadaşlarıma gidip senin sorununun kaynaği beş elemente göre şöyle böyle demek bir çözüm sağlamıyordu (inanın bana, bunu çokça denedik). Arkadaşlarımı geçtim, bilgilerin ışığında kendimi analiz etmek de bir işe yaramıyordu. Sonuçta olan şey, bir durumu, başka durumlarla açıklamaya çalışmaktan öteye gitmiyordu. Gerçek anlama olmadığında birşeyi açıklamak her zaman çözüm sağlamaz, hatta durumları kategorize etmeye sebep olan yeni bir araca dönüşür. Bu dersi, öğrendiklerimizin aslında gerçek anlamda bir işe yaramadığını fark ettiğimde öğrendim. Kuşkusuz, o bilgiler elbette işe yarayacaktı. Ama bu durum, ortaçağ insanının önüne bilgisayar koyup program yazmasını istemek gibi bir hal idi. Karışık ve sofistike bilgileri öğrenmekle onları kullanabilmek arasında dağlar fark vardı. Ve bu dağın adı da bilgelikti.

Bilgelik, bilgi gibi işlemiyor. Ne kadar çok bilgiyle donatılırsak da bilgelik yerinde sayabilir. Bilgelik gelişmediğinde de öğrenilen tüm bilgiler anlamsız yığınlardan öte değil. Bunu hocamız defalarca ‘sizler benden çok daha bilgi sahibisiniz, çok daha zeki de olabilirsiniz. Ama benim farkım bilgi peşinde koşmak değil, öğrendiğimi uygulamak, pratiğe geçirmek’ şeklinde ifade ettiydi. Ama bu ifadesi de aslında bir bilgi idi. Bilgiyi hafızamıza eklemekte ve kaydını tutmakta iyiyiz. Bilgilere ne zaman gerekten güveniyor ve kendimizi teslim ediyoruz ki? Ortada bir güven ve belki biraz değişime yönelik cesaret olmadığı sürece o bilgiler, ansiklopediden farksız veri yığınları. İnternet’ten bir gün izleriz diye indirdiğimiz onlarca değil, yüzlerce film gibi bir kenarda duruyor olacaklar. Oysa o filmleri izlemek, taşıdıkları duyguları deneyimleyerek düşünceleri görebilmek gerekir. Bu izleme eylemi bir güvendir, filmin içeriğine, yönetmenin söylemine güvenmek filmi izlemek için seçtiğimiz andan başlar. Belki öncesinde aynı yönetmenin diğer filmleri de fikir vermiştir bu kararı vermemizde. Burada bile alışkanlıklarımızın izini görebiliriz. Kaçımız film festivallerindeki bazı filmlere keşfetmek için gidip hüsranla ayrılmadı ki? Bu hayal kırıklıklarını adeta bir karma yükü gibi belleğimizde taşıyoruz. Seçtiğimiz filmlerde de geçmiş deneyimlerimizi (karmamızı-hafızamızı) işleterek daha çekimser davranıyor hale geliyoruz. Çünkü zamanımız değerli, bizler değerliyiz ve değerimizin altında banal bir filmle birkaç saat kaybetmeyi istemiyoruz. Ama bu seçicilik, aynı zamanda yeni deneyimleri keşfetmemize engel de oluyor aslında.

Yine sözler kendi yolunu çizmeye başlamış olsa da bu sefer tekneyi biraz ben idare etmeliyim. Bilgiye güvenmemek, aslında arkasında başka bir takım sebepler barındırıyor. Bu bilginin bizi değiştireceğini biliyoruz ve değişimlerden korkan, tutucu bir yanımız bu noktada alarm veriyor ve bilgiyi depomuzda istifleme yolunu seçiyor. Durumumuzu değiştirmekten kaçınıyoruz, çünkü bu durumun bağımlısıyız aslında. Bu ipucunu da geçen hafta hocamızın verdiği sohbetlerden alıntılıyorum. Bağımlılıklar, değişimin karşısındaki en önemli engel. Peki bağımlılık nasıl işler ve bundan nasıl kurtulabiliriz? Bu konuda bağımlılarla da çalışarak sistematik incelemiş birinden alıntılıyorum. Bizi bağımlılıkta tutan konu her ne olursa olsun bu dört aşamadan birinde durmamızı sağlıyor, bunlar bağımlılıkların dört koruyucusu.

  • Ben zaten buna bağımlı değilim
  • Ben zaten bundan zevk alıyorum
  • İstesem de bırakamam (içindeki kimyasal maddesi var), benim elimde değil, kontrol sahibi değilim
  • Benim iradem yok (iyi ve doğru olanı bildiğim halde yapmak istiyorum)

Bu aşamalardan birinde olup çıkmak istediğimiz zaman bile yine bir diğerine takılı kalmamız çok olası. Kendi yaşamımda kola bağımlılığından yaşam biçimine kadar çeşitli alanlarda bunu yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Babamın biraz katı yaklaşımı sayesinde sigara içmiyorum, hiç içme meraklısı da olmadım. Ama herhalde bu dört aşamanın en rahat gözlemlenebileceği konular sigara ve alkol bağımlılığı. Aslında bilinçsizce devam ettirilen, alışkanlık haline gelen tüm faaliyetler bizi bu dört aşama içinde tutuyor. Din, düşünce akımları, bizi bir yere taşımayan ve günleri geçiren faaliyetler, yaşam biçimlerimiz… hepsi aslında bu dört aşamadan birine bağlı.

Bu değerli bilgiden sonra benim hayatım da değişim nerede başladı diye düşündüm. Yaşamım, herkes gibi belli döngüler içinde geçiyordu, sadece bunun farkında değildim. Davranışlarımın ölçülebilirliğini ve kendi yaşamım içinde tekrar eden bazı pattern’lar olduğunu görmeye başladığımda bu kadar ölçümlenebilir olmak elbette rahatsızlık da verdi. Ama yine de bu döngülerin içindeydim; hala da çıktım diyemem. Yine de artık önemli bir kısmını görebilmek, bunların içine girmemeyi sağlıyor. Başlangıçta gözümü bu döngülerden birinin içinde açıyordum. “Yine bir pattern içindeyim, beni bu noktaya ne tür davranış ve düşünceler getirdi?” diyerek durumumu görmeye çalışıyordum. Bu, bazı hareketleri giderek daha erkenden yakalamaya yardımcı oluyor. Antreman yapa yapa gelişen bir kas gibi, farkındalık kası diyelim buna. Bir meseleye yol açan durumları kaynağında yakaladığımda istemediğim bu duruma da girmemiş oluyorum, demek ki uyanık olmak bizi bazı istemediğimiz durumlardan koruyor. Bu açıdan pratik bir faydası var bu yeni kasın, düzenli çalıştırmak, yaşamımın kalitesini artıracaktır.

Yine bu derinleştirilmiş derslerden birinde hoca, belki 3-5 kez tekrar ettiği bir hikayesini tekrar anlattı. Kendisi geçmişinde bir yerde tıkanıp kalmış, ne kadar çalışsa da, bu konuya odaklansa da bir türlü ilerleme kaydedemiyormuş. Yine uzakdoğuda bir eğitime katıldığında arkadaşına eğitimlerin ücretlerinden ve eğitimlerin neden maddiyatla bağlantılı olduğunu sorduğunda arkadaşı “Sen hala bunun parayla ilgili olduğunu mu sanıyorsun” diye sormuş. Bu, onun yolunda bir dönüm noktası olmuş. Bu hikayede önemli bir nokta var ki, kolay gözden kaçabiliyor. Çalışmalar ücret karşılığında olsa da devam edememenin genelde iki sebebi oluyor, anlayış eksikliği ve henüz ilerlemeye hazır olmamak. Aslında ikisi de aynı şey, farklı bakış açıları da diyebilirim. Toprak yeterince dinlenmediğinde yeni tohumu taşıyamaz, bunun için çapalanması ve havalandırılarak dinlendirilmesi gerekir. Anlayış da yeterince oturmadığında yeni şeyleri öğrenmek için uygun bir zemin olamayacağından aslında eğitimi alamamak değildir konu; tohum atılsa da harcanacaktır. Beklemek ve alınanları sindirmek gerekir. Sindirdikten sonra uygulamak da gerekir, yoksa alınan bilgi, sadece bir bilgi olarak arşivlerde yerini alır. Hocamın defalarca dinlediğım hikayesi bütün bunları ışık hızında düşünmeme yol açtı, hani derler ya, tepemde bir ampul fazla güçlü yanmaktan patladı. Bütün bunları gördüğümde birden benim için herşey değişti, artık sadece aldıklarımı tekrar tekrar gözden geçirerek öğütmek ve yaşamda teker teker pratiklerini yapmak var. Zaten her seferinde öğrendiğim bir tek şeyi bir hafta boyunca uygulamak bile yeterince güçlü bir pratik. Mesela bir hafta boyunca arzu ve istekleri devreye sokmadan yaşamaya gayret edin. Ya da gerekmediği sürece düşünceyi kullanmamaya özen gösterin başka bir hafta da. Hayli zor şeyler, ama bir o kadar da kolay. Derler ya, her seferinde bir adım. Aynısı bilgileri kullanırken de uygulayabileceğimiz bir taktik olabilir. Tüm bilgileri aynı anda uygulamak zaten çok zor, bu zorluk da zaten hayal kırıklığı yaratabileceği için asla uygulanmamasına yol açıyor. Usta, ögrencisinden bir tomar dalı kırmasını istediğinde öğrenci hepsini kıramamıştır, oysa teker teker nesi zor olabilir ki bunun? Adımlarımızın yavaş olmasında, arada durup nefeslenmekte bir sakınca yok, birer birer adım attığımız sürece yol yürünüyor.

Büyük Beklentiler

  / 20130208 /


B

Biraz evlilikten bahsedeceğim; yazdıklarımdan tümden karşı durduğum düşüncesi çıkabilir; kişiselleşmeye girmeden düşüncenin biraz daha ilerletilerek belirginleştirilmesine önem verdim. Konuyla ilgili görselleri ararken aynı isimdeki filmin afişini görünce hoş bir tesadüf oldu, yoksa yazı filmle doğrudan bir bağa sahip değil. Yine de Charles Dickens’in hikayesi, filmi de görmeye değer, melodisi ise uzun süredir kulağıma yerleşen ve dönüşümleri hatırlatan bir tını oldu; bu ve pek çok güzel ‘zehri’ bana sunana selam olsun.

Bir kadının kocasından beklentileri olur; ailesini korumak, ekonomik stabilite, çocukların geleceğini garantileyebilmek, zor zamanlarda destek. Kocasının da karısından beklentileri olur; aileyi çekip çevirmesini bekler, sosyo-kültürel konuma göre mümkünse bütçeye destek olması, çocukları çekip çevirmek ve yine destek. 936full-great-expectations-posterDaha intim-içsel beklentiler de bulunur; kendini güvende hissetmek, güven çatısı altında bir ortaklık-beraberlik sürdürmek, duygusal ve cinsel alanda bir arayışa son vermek ve geliştiren bir ilişki yaşamak. Bunların hepsi beklenenlerdir, sevgiyse beklentisizce sunulan duygulardır. Sevgi, ilişkiyi besler, geliştirir. Beraber özelleşilebilen her durum, besleyicidir, canlandırıcıdır, güç oluşturur. Bunun diğer bir yararı da yaşamda çeşitli durumlara karşı dayanma gücü vermesi. Bu eksenden bakınca yaşamda enerji tüketen durumların varlığı ile bir ilişkinin besleyici hali birbirine bağlı görebiliriz. Bu düşünceyi biraz daha belirginleştirirsek yaşamın insan bünyesindeki yıpratıcı etkilerini hafifletmek için ilişkilerin daha önemli olduğunu söylemek mümkün. Beklentilerin olduğu ortamlarda beklentinin gerçek sebebine inmek için bundan kimin çıkarı olduğunu düşünmekte fayda var. Önce inandığımız bu düşüncenin kaynağına bakalım; evlenmeyi, frekansımızın uyuştuğu karşı cinsten biriyle beraber yaşamayı istiyoruz. Bu isteğin kendimizden kaynaklanmadığını düşünelim bakalım.

Entropi, evrenin temel kurallarını tanımlayan fizik biliminin termodinamik dalında ikinci prensibi; düzensizliklerin sabit oranda kalması ya da artması düşüncesine dayalı olarak sistemlerin bozulma eğilimini ifade ediyor. Bir sistemin ayakta kalabilmesi için bozulma potansiyelinin de ön görülmüş olması gerekir. Hepimizin artık bildiği gibi, pazarlama dünyasında ideal ürünü sunmak, bir şirketin devamlılığını baltalar. Bu yüzden istediğiniz kalitede bir ürün pek bulamazsınız, son 20-30 yılda üretilen herşey plan dahilinde bozulmaya mahkum. 80‘li yıllarda kullandığımız eski müzik setleri o kadar iyiydi ki, belirli markaları tercih edenler bir daha yeni birşey almıyordu. Bu yüzden şimdilerde dahi o eski müzik sistemleri rağbette. Ama bu, üretici şirketlerin önce daha kolay bozulan ürünler tasarlamasına, sonra da piyasada sürekli yeni ihtiyaç yaratmasına sebep oldu. Çünkü şirketlerin büyüdükçe ayakta kalmak için büyüyen masrafları da karşılayabilmeleri gerekiyor. Bu, hala da ekonomide devam eden bir kısır döngü. Şirketler büyüyor, büyüdükçe de piyasaya daha çabuk bozulan ve tekrar ihtiyacı hissedilen ürünlerle boğuyor. Tam bir kara delik aslında; eklendikçe genişliyor, genişledikçe ihtiyaç oluşuyor. Buna aç gözlülüğün sistematik gelişimi de denilebilir.

toyday-newtons-cradleBir düzenin ayakta kalabilmesi ve insan yaşamlarını aşan bir ömre sahip olabilmesi için kendisinden beklenen ideal sonucu vermemesi temellerinden birini oluşturuyor; aynı şekilde kendisine olan ihtiyacı da düzenli olarak beslemesi de gerekiyor. İhtiyaç duyulmalı ki, kara delik beslenmeye ve büyümeye devam etsin. Aslında bu stratejiyi bariz kullanan bir sektör, uyuşturucu satıcıları. Başta uyuşturucuyu bir miktar ücretsiz verirler, talep oluşması için. Sonra da ‘müşterilerin’ sürekli alıcı olarak kalmaları için dozun yavaş yavaş da artması gerekir, sabit miktar da yavanlaştıracağından iş görmeyecektir.

Yaşamda iş hayatı, toplu yaşamın sorunları, trafik, politika, dünyanın hali, iklim gibi yıpratıcı ortamların etkisi aslında insanda çok güçlü bir etkiye sahip. Nasıl olmaz ki, sonuçta bindiğimiz tek dal bu yaşam. Bu bozukluklara tahammül etmek için belirli bir dayanma gücüne ihtiyacımız var. Her gün bu savaşın içine giderken bize kalkan oluşturacak, büyük resmi değil de sadece kendi çerçevemiz içinde kalanları görmemizi sağlayacak ama yeterince mutluluk da veren bir araç. Yabancı gelmiyor sanki? Bir anda bizi duygularla besleyen, yaşama dayanma gücü veren ve çocuklarımızı dünyaya getirmemizi sağlayan evlilik ve aile yapısının biz farkında olmadan başka bir amaca daha hizmet ettiğini görebiliriz. Biraz bunun öğeleri üzerine düşünelim isterim. Çocukları dünyaya getirmek için mi evliliğe ihtiyaç duyuyoruz? Yoksa evlenmeden çocuk konusu, devlet ve toplumca tukaka edildiğinden mi? Başta bizi iklim şartlarından koruyan ve dinlenme vakitlerimizi geçirebileceğimiz bir ev bize yeter deriz. Ama bu kadar az ihtiyaca sahip olmak yetersiz gelir, sürekli daha konforlusu gözümüze sokulur. Niye biz de daha rahat ortamlarda yaşamayalım ki? Screen Shot 2013-02-08 at 00.35.25Çocuk yaparız; bunun sebepleri de muğlak. Çocuk olmadan sevgi olmuyor mu? Yoksa çocuk, yöneticilerin apaçık dediği gibi, bir düzenin neferleri için mi? Hani sevginin bir ürünüydü, politikacıların eli nereden girdi ki konuya? Çocuğumuzun bizim yapamadığımız herşeyi yapmasını, yaşayamadığımız her güzel şeyi yaşamasını isteriz, onları el üstünde tutarız. Bu yüzden son 20 yılda çok daha farklı bir nesil ortaya çıktı; elbette her neslin dinamikleri, bir öncekilere göre farklı olacaktır. Eğitim de bir sistem sonuçta ve entropiye mahkum olduğundan kalitesinde bozulma olması da ön görülebilir. Çocukların geleceğini garantiye almak ve rekabetle dolu yaşam için onu hazır etmek isteğimiz, katlanarak artan ihtiyaçlarımızı birden yüz katı hanelerle ölçülebilen bir çerçeveye taşıdı. Sevgiyle beslenmeye başlayan aile fidanı, birden bir tabur askeri besleyecek kadar büyütülmesi gereği oluştu. Evlilik ve eşimizden beklentiler ve bunların karşılanamaması ihtimali sevgiyle beslendiğimiz alanda dahi artık stresin doğmasıyla ilişkiyi ağırlaştıran ve boğan bir etki oldu. Sevgi yuvası olarak düşündüğümüz de kapalı bir sistem sonuçta, o da entropiye mahkum olacak illa ki. when-do-you-need-marriage-counseling-quizKendini dış etkilere kapasa da, kendi içinde zamanla bozulma eğiliminde. Son yıllarda hızla tırmanan boşanma istatistikleri de hem bu bozulmayı, hem de hızlanan yaşamdaki tahammülsüzlüğü belgeler nitelikte. Olgular, tepe noktalarına ulaştıktan sonra tersine dönüşmeye başlar tezinden yola çıkarsak bu tükenen ve içi boşalan evlilik sisteminin de dönüşmesi gerektiği ve bunun giderek yaklaştığı aşikar. İlişkilerde beklentilerimiz, ilişkiyi gizlice erozyona uğratan etkiler. Tabii bir ilişkiye ihtiyacımız, bir ilişkiyi evliliğe çevirme isteğimiz, bir aile kurma niyetimiz doğru incelenerek tartılmalı. Arkasını göremediğimiz işler, satır aralarını okuyamadığımız anlaşmalar bizi istemediğimiz durumları yaşamaya mahkum eder. İlişkilerde de beklediklerimizin ne kadarı kendi gerçek isteklerimiz, ne kadarı bize enjekte edilmiş ihtiyaçlar? Ucunu göremediğimiz bir meselenin ucundan tutmuşsak bir gören kadar sorumluyuz aslında. Ucunu, yani sorumluluğu gör(e)memek, getirdiklerini red etmemizi makulleştirmez, sadece bilinçsizleştirir.

Sırların sırrı…

  / 20130204 /


B

Bu sefer beni çok güldüren bir deneyimi paylaşmak istedim; sabah her zamanki gibi Üsküdar-Beşiktaş motoruna binmiş, hem günün getireceği işleri, hem de birkaç gündür içinde bulunduğum diyalogları gözden geçiriyordum. Aslında sistematik bir gözden geçirme değildi bu, peşpeşe gelen düşünceler kendilerine ilgi göstermemi istiyorlardı. Güne hazırlanmak için biraz bu düşüncelerle oynaşırken gün içinde yazmam gereken program üzerine de düşündüm. Tam o sırada az sonra paylaşacağım şeyler aklıma birer cümleler halinde düştü. Ama önce günümü renklendiren bir serçeden bahsetmek istiyorum.

serce-4Beşiktaş’ta sabah kahvaltısı olarak beyaz peynirli tostumu yerken masaların altında hoplayan bir serçe gözüme ilişti; o da kahvaltısını çıkarmanın derdinde bakınıyordu etrafa. Tostumdan bir köşeyi ayırdım ona, ama yürüyen insanlardan dolayı büfenin bir dolabı altına saklandığını görebilmiştim. Kalkarken ekmek parçasını alabileceği bir yere attım usulca. Hemen fırladı ve ekmek parçasını kaptığı gibi yine içeri kaçtı. Onun bu hali, beni birden çok neşelendirdi, öylesine ki, sadece hafif bir gülümsemeyle yetinemedim ve sağlam bir fıkra duymuş gibi güldüm. Hatta kendi halimi fark edince daha bir neşeyle kahkaya attım. Çok basit bir durum belki, günlük hayatta fark etmeyeceğimiz kadar ufacık bir detay. Halen düşündükçe kendimi gülümsemekten alamıyorum; beni bu kadar neşelendiren kuşkusuz serçe ya da onun kendi karnını da doyurması da değildi.

Herşey biz istesek de istemesek de yürüyor, biz istediğimiz kadar kurgu, plan, tasa yapalım, endişe, korku ya da coşkuyla baksak da olaylara dünya dönüyor, yaşam akıyor. Bu akışın böylesine mükemmel, böylesine rahat işleyişi beni bu kadar coşkuyla güldürdü, hala da güldürüyor. Sonra işe giderken bu olayı düşündüm; aydınlanmaya giden yol, ciddiyetle, somurtularak ulaşılan bir yol olamaz. Neşe ve coşku olmalı, canlılık olmalı içinde. Ama bu, herşeyden daha zekice, zekice düşünülmüş bir durum karşısında hissedilen keyifle karışık bir neşe.

Serçenin hediye ettiği bu neşeli hediyeden sonra gelelim sırların sırrına. Motorda üşüşen diğer düşüncelerin altında ezilmesin diye not defterime bile yazmam gerekti. DEdiğim gibi, birakç günün sohbetleri ve gözlemleri sonucunda kendi kendini demleyen bir düşünce oldu, umarım güzel pişmiş bir türk kahvesi tadını vererek yerleşir. Yeterince sade ve net; o yüzden konuyu sulandıracak başka söz etmemeyi daha uygun gördüm bu sefer.

Bir meselenin akla uygun açıklamasını yapmak, o meseleyi çözmüyor; sadece yanılgımızın zihinde bir katman daha derine yerleşmesini sağlıyor. Aklı kullanmak, bizi bu gerçekliğe bağlayan en güçlü araç. Ancak keskin bir zeka, aklı doğru şekilde yönlendirebilir.

Siz seçin, sırların sırrı artık hangisi…

Günümüzde duygu ve düşünceler arttıkça doğal olan sezgilerimiz yok oluyor…

  / 20130130 /


B

Biraz kişisel hesaplaşmalara, biraz ruhsal çalışmalara ya da mutlu olma arayışına yöneldiğimizde karşımıza çeşitli yöntemler çıkar. Bunların çoğu, o ruh halinde olmayan insanlara yapmacık gelebilen, bulunduğu ruh haline uygun düşmeyen öneriler olur genellikle. Ticari başarıya odaklı topluluklarda, bazı şirketlerde marşlar, enerjik müzikler, davranış biçimleri de benzer şekilde bir kazanç odaklı bilinçle tasarlanır. Hangimiz, arkadaş hatrı ile paketlenmiş gelir imkanı yüzünden amerikan şirketlerinin pazarlama toplantılarına katılmadı ki? Bu toplantıları biraz daha zekice (!!!) organize edilenlerinde bu ‘potansiyel’, içinde bulunduğumuz döngüden kurtulmamızı ve hayallerimize kavuşmamızı sağlayacak bir araç olarak gösterilmiştir. Hepsinde de söz konusu şirketlerin ortak tanıtımları çevreye ve insana duyarlı, sağlığı ve doğayı öncelikli amaçları olmasıdır.

Her detay ne kadar da yapmacık geliyor! Aynı şekilde, belki yararı olur diye aldığımız kişisel gelişim kitaplarında o davranışlar nasıl da sırıtıyor, insanları geçtimm ben bu kadar yapmacık davranamam diye hangimiz düşünmedik ki? Moralimiz düşük olduğunda ruh halimizi yansıtan müzikler dinleriz, sevdiğimiz birinden ayrılmışken bunu dile getiren, kaybımızı yansıtan sözleri olan şarkıları seçeriz. Sonbaharda zaten melankolizm havadadır, biz de bunu, dinlediğimiz müziklerden giyimimizdeki renklere kadar yansıtır, melankoliyi katmerli yaşamayı seçeriz. Ilkbaharda daha canlı renkler, daha hareketli müzikleri de aynı sebeple tercih edebiliriz. Aslında içtmizdeki ne ise dışarıya da onu yansıtmaya çalışırız. Üzgünken dinleyeceğimiz canlandırıcı müzik, halet-i ruhiyemizi yansıtmıyor olabilir. Bir taraftan çok sevdiğimiz artık yanımızda yoktur, diğer taraftan cıstak bir müziği duymak duygularımıza ihanet ettiğimizi düşündürecektir bize. Zaten kimse bunu yapmanızı istemiyor. Sadece üzüntünüzü daha da güçlendiren, yaranıza tuz basan durumları seçmeyin. Konuyu yin ve yang dengesi olarak yorumlarsak hüzünlü bir durum olan yin bir durumla neşeli, hareketli bir durum olan yang bir durum aslında birbirini dengeler. Ama elbette maksimum yang’a bir anda geçilmez, benzer şekilde yin bir durum da aynı ruh halini yansıtan bir müzikle daha güçlü bir yin’e çekilmesi de sağlıklı olmaz. Yin’den yang’a geçiş (ve elbette tersi de) yumuşak bir dönüşümde olursa bünyeyi rahatsız etmez. Neşeliyken sürekli bu hal korunamaz, bir süre sonra sakinliğe geçilmelidir, üzgünken de sürekli üzgün kalınmaz, dönüşerek ruh halimiz dengeli hale, oradan da neşeli hale geçecektir.

Aslında itiraf etmeliyim ki, biraz uzun bir giriş oldu bu kez. Esasen bahsetmek istediğim konunun kıyısındayım hala; konu kendi içinde kendi seyrini izliyor.

Duygularımızı seçerek ruh halimizi şekillendirebiliyoruz. Ama bunu yaparken geçişin hızlı olmaması, bu durumun ‘sırıtmaması’nı sağlıyor. Düşüncelerimiz de davranışlarımızı ve bunun sonuucnda yaşayacağımız durumları belirliyor. Haliyle yaşayacağımız ortamları dolaylı bir şekilde de olsa biz seçmiş-belirlemiş oluyoruz. Geçenlerde yazdığım diğer bir yazıda, bu yaşam içindeki karmamızı davranış alışkanlıklarımızla oluşturduğumuza değinmiştim. Tekrar aynı konuya girmeyeceğim, sadece bir anımsama yaptım.

2508Önümüze çikan pek çok öneriden bir tanesi de duygu ve düşünceleri bırakma becerisini geliştirmek. Söylemesi tabii kolay; günümüzde yaşam içinde suni şekilde binlerce duygu ve düşünce bombardımanı altındayız ki, hiç birimiz bunları bırakmanın nasıl birşey olduğunu hatırlamıyor bile. Suni dedim; çünkü gerçekten giderek hızlanan bir yaşam, düşünce ve duyguların da aynı hıza çıkarmaya itiyor bizi. Eskiden bir ömür boyu süren ilişkiler, 5-10 sene kadar bir sürede tüketilmiş oluyor. Birine telefon etmek içın ankesörlü bir telefona ulaşma süresini cep telefonunu cebimizden çıkarma süresiyle değiştirdik. Kimse beklemek istemiyor, ne olacaksa hemen o anda olsun istiyoruz. Süreçlerin hızlandırılması belki yaşamı bir ölçüde kolaylaştırıyor, ama bir başka bakış açısından da bizleri tahammülsüzleştiriyor. Tahammülsüzlük, içine sinsice saklanmış hoşgörüsüzlüğü ve öfkeyi taşıyor. Öƒke de korkularımızın kaynaklarından biri. Benzer şekilde bakınca veri bombardımanı altında kaldığımızda olan durumun bir hipnoz seansıyla benzer nitelikte olduğünu söyleyebilirim. Hipnoz esnasında karar verme yetimiz, dış bir uyarıcıyla devre dışı bırakılarak verilen mesajların doğrudan bilinç altına ulaşması sağlanır. Karar verme filtresinden geçmeyen bu komutları alan kişi, bu yüzden hepsini harfiyen uygular, çünkü bunları tartmaz. Hipnozun kişinin bilinçliyken yapamadığı pek çok şeyi yapmasını sağlaması bu şekilde işler; aslında yapılanı yapabilecek potansiyel vardır. Ama bu bahsettiğim filtre ve bilinçle pek çok şeyi yapamadığımıza şartlanmışız/şartlandırılmışız bir kere! Yine aynı şekilde sinema sanatının insanları bu derece etkilemesinin sebebinin karanlık bir ortamda, ses ve görsel mesaj bombardımanı altında olduğu ortaya konmuştur. Bu şekilde de sinema filmlerinde sahnede yer alan ürün imgeleriyle doğrudan bilinçaltımıza erişilerek satın alma sürecimiz manipüle edildiğini artık hepimiz bilsek de bu zokayı her seferinde yutarız.

115366Bu kadar bombardıman altında duygu ve düşünceleri bırakmak zor; hele bir de bunlara sarılmayı da istiyorken! Evet, duyug ve düşünceleri bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden belirli bir konuyu düşünmek istediğimizde konu konuyu açar ve yola çıktığımız konuyu göz açıp kapatmaktan çok daha hızlı bir sürede unuturuz. Düşünce düşünceyi izler, bunlar da çeşitli duyguları tetikler ve birbirleriyle var olup dururlar. Bu düşünce ve duyguları bir bardağa boşaltılan gazozdaki kabarcıklar gibi yüzlercesi izler. Zihnimizin berrak hali kalmamış, köpürtü içinde kaybolup gitmiştir. Çoğu zaman da bunlar, gerçekten bir sorgulama yapmamıza engel olacak kadar da çoğalır. Bilincimizi iyileştirmek için yola çıkmışken zihnimiz, iki ayakkabının birbirine bağlanması gibi tökezlemekten kurtulamaz. Bunu da yapan aslında bizden başkası değildir. Duygular da aynı şekilde bir gerçekliği çarpıtarak algılamamıza sebep olur. Aşık oluruz, hayatımızın gerçeklerini unuturuz. Terk ediliriz, yemekten dahi kesildiğimiz olur. Heyecanlanır ve detayları göremez hale geliriz. Duygular da düşünceler de ‘doğru ölçüde’ olduğunda yaşamımızın devamını sağlar. Ölçüsünü de pek kolay kaçırırız. Çünkü bir kere düşünen zihin, herşeyi düşünerek çözebileceği yanılgısındadır. Oysa zihin, problem çözmede başarılıdır. Bir problemin çözülmesi, bir planın yapılması gerektiğinde, bir kurgu tasarlanacağı zaman gerçekten işini iyi yapar. Ama bu iş yapıldıktan sonra işi bitmiştir, kenara koymak gerekir. Duyular da içinde yaşadığımız evreni algılamak için var olurlar. Bir durumu, bir yeri, bir nesneyi algılamak için duyuları kullanır ve bunun sonucunda bir duygu ediniriz. Çevremizdeki diğer varlıklarla iletişime geçer, onlarla duygular üzerinden bağlar kurarız. Bir düşünceye göre aslında bu bağlar bir şekilde vardır; bunları yaşam şeklimiz yüzünden azalmış olan algı hassasiyetimiz yüzünden algılamayız. İletişime geçtiğimizde duygulardaki değişimleri fark eder, bu farklar ışığında hissettiğimizi düşünüruüz.

focused-mind-energyDuygu ve düşünceleri bırakmak, aslında bırakmak demek olmuyor, sadece yeri geldiğinde doğru şekilde kullanmak oluyor. Bağların olduğu tezini kabul edersek yeni durumlar keşfetmek değil, olanları algılamamız için araya giren parazit gürültüden -duygu ve düşünceleri kast ediyorum- kurtulmamız yerinde olacaktır. Yine de bu ‘gürültünün’ yerinde tam da gereği olduğunu, ama sadece yerinde yararı olduğunu vurgulamak istiyorum. Gereksiz zamanlarda bunları kullanmamak, gerektiğinde daha odaklı kullanabilmeyi sağlayacaktır. Çünkü sürekli kullanılmaları, sanıldığının aksine bu becerilerin güçlenmesini değil, kontrolünün kaybedilmesini sağlar. Belirli bir düzende çalıştırılan kaslar güçlense de fazla çalışıldığında bu çaba tam tersine döner ve kasların işlevini yapamamasına sebep olur. Vurgulasam da durumu hemen abartarak ‘eee, yani hissetmeyecek miyiz artık’, ‘ama ben severek var olurum’, ‘düşünmek var oluşumu kanıtlıyor, o zaman düşünmeden var olamam’, ‘mantıksallık ve akla yatkınlık için düşünmek şart’ gibi cümlelerin aklınıza geldiğini sanıyorum, gelmediyse ne ala. Yazımın başında yin ve yang durumlardan ve bunların aşırılıklarının sağlıklı olmadığından biraz bahsetmiştim. Aynısı burada da geçerli aslında; düşünmek yin bir durumdur, duygular da sebep olduğu sonuçlara bakılarak yang bir durum gibi görülebilir. Her ikisinin de aşırısı iyi olmayacaktır. Düşündükçe düşünmek ve bu şekilde yin durumu maksimum halinden daha da güçlendirmek mümkün olamaz. Düşünerek de ne dünya problemleri çözülebilmiş, ne de mutlak refaha, huzura ya da mutluluğa ulaşılabilmiştir. Ve hatta aşırı düşünmenin mutsuzluk getirdiği de söylenir. Aslında düşündüğümüzde gerçekten bir durumu çözme sonucunu elde etmemiz mümkün olmuyor. Düşünceler, sel halinde üzerimize geliyor ve bizi adeta ezip geçiyor. Çoğu zaman da bu düşünce yığınından bitkinleşmiş oluyoruz, uyku ya da dikkatimizi dağıtarak zihnimi boşaltacak uğraşlarla düşünmeyi bırakmaya çalışıyoruz. Düşünce de duygular da aşırı kullanıldığında kısa devre yapıyor, bizi sağlıklı olduğumuz durumdan uzaklaştırıyor. Duygu ve düşünceleri bıraktığımızda ne oluyor peki? Hissiz ve saman gibi bir insan mı oluyoruz? Yoo, (öyle bir şey mümkün olsa) ameliyatla düşünme ve hissetme yetilerinizi aldırın demedim ki? Pek çok sanatçı, sanatını icra ederken, müzisyen enstrümanını çalarken, ressam, tuvalinin önünde boyasını sürerken iki durumu aynı anda yaşar: kendinden geçerek kendini unutur ve duygu ve düşüncelerini kenara bırakır. Buna akışta olmak denir, bir bakışla yapılan sanat, sanatçıyı ele geçirmiş ve sanatçının üzerinden vücut buluyordur. Ama ne zaman sanatçı, sanatını yapmak için çabalasa bu duruma ulaşamaz. Çünkü bir beklenti vardır ve beklenti, bir kişi tarafından oluşturulmuştur. Üretmek için sanatçının kendini aradan çekmesi çok önemlidir. Bu yöntemi başarıya odaklanan sporcular da uygular; öyle bir konsantrasyon haline geçerler ki artık kendileri ortada yoktur. Spor faaliyetinin kendisi vardır ve faaliyetin yapıldığı mekan; ama bilinçlerinde kendileri yoktur. Dansçı yoktur, dans vardır.

Gerektiğinde düşünüyor, gerektiğinde hissediyoruz. Gerekmediğindeyse kalbimizin sesini, sezgilerimizi duyabilir ve aslında diğer varlıklarla olan bağlarımızı bunlar aracılığıyla algılayabiliriz. Duygu ve düşünceler, sezgileri söndürecektir. Çünkü -onları birer varlık gibi düşünürsek- her ikisi de bilincimize yapışarak ego üzerinden bütüne bağlı değil de bireyler olarak var olduğumuzu gösterme çabasında. Duygu ve düşünceler, birey olma halimizi destekledikleri için akışta olmamızın da engelleridir. Oysa sezgiler, her canlıda varlar. İnsan olarak onlardan uzak kalmamız, olmadıklarını göstermez, sadece sesi hafif olan bir kaynağın yanında daha güçlü bir müzik seti açmış haldeyiz. Yaşamımızın gürültüsünde, veri bombardımanı altında iken doğal olarak sakin olan bir sesi duymamız imkansızlaşır. Onu duyabilmek için kulağımızı eğitmemiz gerekir. Aynı şekilde zihnimizi ve duygularımızı belirli bir denetim altına alarak etarftaki gürültüyü değil de sakin olan bu fısıltıyı anlayabiliriz.

Duygu ve düşünceyi bırakmak aslında sanıldığı kadar zor değil. Bunların bilincimize yapışma çabasında olduklarını, biz onlara ilgi gösterirsek var olabildiklerini söyleyebilirim. Duygunun da düşüncenin de bireyselliğimizi, egomuzu çerçeveleyen etkenler olduğu düşüncesini algılarsak, her ikisine de bu farkındalıkla bakabilmeyi başarırsak aslında onları gerekmedikçe kullanmak istemeyiz. Herşeyde olduğu gibi, farkındalık çözümleyici bir güce sahip. Farkındalığımızı, duygu ve düşünce oluşurken ve hatta oluşmadan önceki andan itibaren canlı tutarsak bunların bir nehirde yüzeye batıp çıkan yapraklar gibi olduklarını görürüz. Bunlardan birine tutunursak aynı şekilde biz de batıp çıkmaya başlar, düşüncelerimiz (ya da duygularımız) içinde kaybolur gideriz.

leaves_in_stream

hayat sana güzel…

  / 20130124 /


G

Gıptayla kıskançlık arası bir ifade bu, hayat sana güzel. Son dönemlerde hayli de moda oldu; kim biraz daha iyice bir düzeyde yaşıyorsa buna hakkı olmadığını ve hatta bu hakkın bizim olduğunu düşünen bir toplum olduk. Kimsenin başarıyı hak etmesini istemiyoruz, çünkü aslında bizim sefaletimizi ortaya koymuş oluyorlar. Bu, ilkokulda başarılı öğrencilerin dışlanması şeklinde başlayan bir toplumsal bağımlılık. Toplumda birimizin başarısı, her zaman yüzlerce misli olumsuz bakışlara sebep olmuştur. Onda varsa bende niye yok hayıflanması, birbirimize düşmanlığımızı, ötekileştirmemizi gösteriyor aslında.

Elbette başarının arkasında insanların daha sayısal verilerle tanımlama çabası yatıyor. Bu konudaki diğer bir saçmalık da bize verilen bu tanıma, bu değerlendirmeye sımsıkı yapışıyor olmamız. Kendimizi endekslediğimiz maddi kazançlar, güvence sözleri, alabildiğimiz banka kredileri, kısaca sosyal refahımızı tanımlamasını seçtiğimiz tüm kriterler bizi şekillendirir oldu. Ama bunlara bizler izin veriyoruz aslında. En içte, duygularımızın bizi tanımlamasına izin veriyoruz. Onlarla var oluyor, yaşamlarımızı onların yönetmesini kabulleniyoruz. Uyuşmanın diğer bir biçimi de kendimizi içinde bulunduğumuz bu gerçekliği daha belirgin hissetmemizi sağlayan duyularımıza teslim etmek. Açgözlülüğümüzü, arzularımızı, korkularımızı ya da yarattığımız ilüzyonları besleyerek bunların yaşam eksenlerimizi tanımlamasını kabul etmişiz bir kere!

Bazen bizi sarsacak kadar güçlü bir kriz yaşarız, bu duygusal da olabilir, maddi hayatla da ilgili olabilir. Bu şok, kısa bir an için de olsa gözümüzü açmamızı sağlar. Yeterince uyanmışsak bizi acıtan herşeyi tüm çıplaklığıyla görürüz bu anlarda. Genellikle de bu krizi yaratan durumu ortadan kaldırır kaldırmaz önceki yaşamımıza bu sefer tekrar ayılmamak için gereken tüm önlemleri alarak -kendimizi uyuşturmamızı sağlayacak daha güçlü açgözlülükler, arzular, korkular yada ilüzyonlar yaratma yolunu seçeriz. Çünkü aslında mutsuzuz, korkuyoruz, yok olmak istemiyoruz. Birbirimizi bunun için suçlamak daha kolayımıza gidiyor, elini gçekten taşın altına sokabilecek cesareti olan pek az.

Hayat, sadece bana, sana ya da ona güzel değil. Onu güzel görmemek, çirkin şekilde bakmanın bir sonucu. Unutmamalı ki birbirimizi bu tür bazı verilerle değerlendirmek, içinde bulunduğumuz zaman diliminin bir sonucu ve gereksinimi. Bu dönem gelip geçer, ama kıskançlığımızın, hırsımızın, öfkemizin yarattığı etkiler göle atılan bir taşın etkileri gibi dalga dalga evam eder. Bu etkilerin bize geri dönmesi de gölün genişliğine bağlı, ama elbette geri de dönecektir.

arayış

  / 20130123 /


"

“Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez genelde, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz. Çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”

– Sidarta, Herman Hesse

Günün birinde yaşlanacak, günün birinde öleceğiz…

  / 20130120 /


"

“Neden bir Brahman olarak, neden bir çilekeş olarak savaşmasından sonuç alamadığını seziyordu Sidarta. Pek çok bilgi, pek çok kutsal dize, pek çok adak kuralı, pek çok oruç, pek çok eylem ve çaba başarıya ulaşmasını önlemişti. Kibirden hiçbir şey görmemişti gözü, her zaman herkesten akıllı, herkesten gayretli biri olmuştu, her zaman herkesten bir adım ielrde, her zaman bilen, her zaman ruhani biri, her zaman bir rahip ya da bilge. Ben’i işte bu rahipliğin, bu kibrin, bu ruhaniliğin içine girip sinmiş, burada bir güzel yuvalanmış, burada palazlanıp büyümüştü. Oysa kendisi oruç tutarak, çile çekerek bu ben’i öldürdüğünü sanmıştı. Şimdi bunu görüyor, hiçbir öğretmenin kendisini esenliğe kavuşturamayacağını söyleyen gizli sesin haklı olduğunu görüyordu. İçindeki rahibin, içindeki Samananın ölmesi için dünyaya açılması gerekmişti. Zevk ve güç, kadın ve para peşinde koşarak kendini yitirmesi, bir tacir, bir kumarbaz, bir ayyaş ve açgözlü biri olması gerekmişti. Derken bu zevkperest Sidarta’nın ölebilmesi için daha sonra bu berbat yılları göğüslemesi, bu iğrençliğe, kof ve yitik bir yaşamın bu boşluk ve anlamsığına sonuna kadar, acı bir umarsızlığa gelip dayanıncaya kadar katlanması gerekmişti. Ve zevkperest, açgözlü  Sidarta ölmüş, uykudan yeni bir Sidarta uyanıp gözlerini açmıştı. Bu Sidarta da günün birinde yaşlanacak, o da günün birinde ölüp gidecekti. Ölümlüydu Sidarta, tüm nesneler ölümlüydü. Ama bugün gençti henüz, bir çocuktu bu yeni Sidarta ve yüreği sevinçle dolup taşıyordu.”

– Sidarta, Herman Hesse

günbegün öfkemiz artıyor

  / 20130118 /


öfke duyuyoruz… yaşamımız adeta bununla ilerliyor..

anger-21yaşamda olumsuzlukların getirdiği öfke büyük. iş alanında bunun için türlü sebepler oldu, bulunduğum yerden, gelirimden mutlu olmadığımda, yapılacak şeyin amacına inanmadığımda, benim kadar çaba göstermeyen, anlamayan, araştırmayan kişilerle çalıştığımda, tek taraflı özverilerden, uyanık geçinen işverenler sebebiyle öfke duyuyoruz.

ilişkilerimizde tahammül ettiklerimiz, vermemiz gereken, ama bir karşılığını da almadığımız özveriler, üst üste biriken ufak rahatsızlıklar mayalanarak öfkeye dönüşüyor.

anlaşılmak, sevilmek, takdir görmek ve sayılmak istiyoruz, mutlu olmak istiyoruz, bunları hak ettiğimizi düşünüyoruz. bunları elde edemedikçe öfkeleniyoruz, dışarı değil belki, kendimize, içimize. kendimiz için arzu ettiğimiz bir hal var. bu hale ulaşamadığımızda öfkeleniyoruz. bu, patlayan, etrafı yıkan türden bir öfke değil; daha çok samanı alttan alttan yakan, dumansız ve düzenli ilerleyen bir ateş gibi bir öfke.

demin bu satırların başında yazmaya çalışırken bilgisayar inat etti, bekleme ve iş yapıyor haline girip durdu, bir türlü lafımı yazdırmadı. tam düşünürken yazmaya çalıştım, ama istediğım gibi bir durum olmadı, yazı akışım tökezledi. buna kızdım, bilgisayara kızdım, ne iş çıkarıyor tam şu anda diye. sonra “neye gerek kızmak, kafasına göre birşeyleri illa yapacak, ben istesem de istemesem de onun gorevi o; peki o zaman” dedim, bekleyelim biraz, sakinleşelim. öfkelenmeye başlayınca alev alıyor insan, bir geri çekilip nefes alacağına ateşin içine atlıyor, kızgınlığını çıkaracak bir karşıt arayarak. ama bunu bulamayınca da öfke yaşanmış oluyor. zihinde ve bedende izleri kalıyor. öfkelenince karşıt bulmak da ayrı bir konu; artık bir direnç olduğundan öfkenin gerekçesi ortada. onu cezalandırmak ve hakkını vermek gerek. ama bu, bundan sonra her benzer durum için de bir temel oluşturuyor. artık öfkelenebiliriz, tepki koyabiliriz ve karşıtımıza haddini verebiliriz. bu, ben ve öteki karşıtlığını daha güçlendirmiyor mu?

oaks-ivybolu’da ormanlarda yaptığım çeşitli gezilerde gözlemlediğim bir durum vardı. yemyeşil ve heybetli ağaçlar, adeta doğadan fışkırırcasına o topraklardaki bereketi yansıtıyordu. doğayı kendi başına bıraktığınızda, insanın fiziksel ya da düşünsel artıklarını da katmadığınızda böyle oluyor zaten. uygun ortam ve şartlarda denizde kabaran dalgalar gibi kabaran bir yeşil örtü oluşur. bazı yerlerde ise bu ağaçlar, daha cılız kalıyordu, orman yine aynı, doğa yine aynı. ama ormanda bir parazit baş göstermiş oluyor; sarmaşıklar. bunlar da yeşil değil mi? sarmaşıklar, ağaçlara sarılarak büyüyor ve sürekli beslendikleri için de ağacın tümünü kaplayan varlıklar haline geliyorlar. ama bu sırada beslendikleri ağaçları ışıksız ve besinsiz bırakarak onları adeta boğuyorlarmış. haliyle sarmaşıkların baş gösterdiği ormanlar daha cılız, daha kuru bir halde oluyorlar.

reward and punishmentistediklerimize, beklediklerimize ulaşmak için türlü yöntem deniyoruz. bunlardan en bilindik olanı çocukken üzerimizde yapılan ceza-ödül şartlandırması. toplumun neresinde yok ki?! inançlarda mı, devlet ya da iş yönetim biçimlerinde mi, aşk ilişkisinde mi? her yerde ödül ve ceza araçları bulunuyor. ama toplumdakilerden çok, kendimize yönelik uyguladıklarımız daha tehlikeli. kendimize motivasyon için ara ödüller koyuyoruz; bir işi başarınca küçük bir kaçamak ödül, belki felekten bir gece, belki lüks bir yemek ya da satın alınacak eşyalar. ödül koyduğumuzda aslında kendimizi şartlıyoruz; peki yapamadığımızda? bilinçaltımız, ödülün karşıtının ceza -ya da daha nazik bir ifadeyle suçluluk- olduğunu biliyor. ulaşmak istediğimiz bir hedefi kaçırdığımızda bunun rahatsızlığı düşüncelerimizin derinlerinde kök salmaya başlıyor. bazı şeyleri hak etmediğimizi düşünerek hareket etmeye başlıyoruz. bilinçaltındaki bu kodlama, artık yeni başarısızlıklarla da beslenen bir fidan olmaktan zihnimizin özgür halini sarmalayarak boğmaya başlayan bir sarmaşık haline dönüşüyor.

11213909hayatımda çeşitli alanlarda beklediğim şekilde sonuçlanmayan durumlar, kendime acımasız davranma alışkanlığıyla birleşince kendimi suçlamak zaaflarımdan biri. kendimi bağışlayamamak, bir tortunun birikmesine yol açıyor sanki. davranışlarım, tepkilerim, duygularım da bu tortuya göre şekilleniyor. bu durumda verdiğım tepkiler, duygular, davranışlar… hepsi şartlı refleks sonucu programlanmış davranış dizileri olmuyor mu? belli şartların oluşturduğu bir davranış biçimini yaşıyorum. bu durumda, ben bu davranışlar olmamalıyım?! yaşadığımız yaşam, temsil ettiğimiz kişi, üstlendiğimiz roller… bütün bunlar, şimdiye kadar süre gelen durumların bir sonucu. birçok sebep, bir sonucu doğuruyor. başarı ve başarısızlıklar, tatminler, elde edilen ödüller, kendimizi hor görmemiz… hepsi geçmişimizdeki sayısız sebep, bu gölü yaratan sızıntılar, çaylar, dereler ve nehirler.

bu silsileyi durdurmak lazım, ama nereden… sanki tüm şeylerin başlangıç noktası bu öfke. kendimize şefkat geliştirmeyi öğrenmemiz gerek. insan kendini nasıl affedebilir ki? ya da affetmek denen olgu nedir? birinden özür dilediğinde oluşan sonuçlar için pişman olduğunu dile getirirsin. ama bu, olan olguyu geri çevirmez ki. bir adım geriye gitmeyi dilersin, bilgisayarda yapılabilen undo fonksiyonu gibi. ama bu sadece dilektir, niyettir; olan olmuş, kırılan kırılmıştır. böyle bakınca pişman olmak, özür dilemek durumu geri getirmiyor. özür dilemeye inanmamış olmam, kendimi bağışlayamamın sebebi mi? davranışlarımı şekillendiren öncül düşünce veya duygular, hata yapmaktan korkmanın ışığında oluyorsa kendime öfkem de pek çok ifade biçimimin kökleri olabilir mi?

Laikasanırım öncelikle ödül ve ceza gibi iki ucu yaşamlarımızdan uzaklaştırmak lazım. 1957 yılında ruslar’ın şartlı davranmaya eğiterek uzaya gönderdiği (ve genellikle de o sonsuz boşlukta can veren) Laika ve sayısız şempanzeden bir farkımız olsa gerek (bunu insan olmanın kibiri olarak algılamayacağınızı umuyorum). kendimizi veya bir başka varlığı şartlandırmak, özgürlüğü yok eden, iradeyi yok eden zalimce bir davranış. daha büyük bir hedefe ulaşmak için daha küçük ödüllerle kendimizi şartlamaksa herşeyden önce, kendi özgürlüğümüze ve bilincimize büyük bir hakaret aslında. kendimizi şartlayarak kendimizi kandırıyoruz. neresinden tutsak hoş olmayan bir davranış alışkanlığı. sanırım bu temel alışkanlık dahi, hayatımızda birçok şeyi kökünden değiştirebilir.

doğmuş ve kök salmış olan öfkenin tek ilacı var, gerçek sakinlik ve bağışlayabilme becerisi. öfkeyi henüz doğmadan tohumlarını kazımak için beklentilerden sakınmak gerek. beklenti, bizi olası bir mutsuzluğa itiyor. mutsuzluk suçluluğa, suçluluksa öfkeye… beklentisizlik konusuna diğer yazılarımda değindim, o yüzden tekrar o alana girmeyeceğim. ama beklentilerden kurtulmak bu bahsettiğim öfkelerin doğmamasını sağlayacaktır.
doğmuş bir öfkede ise gerçekten bağışlayabilmek, farkındalık kadar çözümleyici güçte olabilmeli. meseleyi kökünden, tekrar filizlenmeyecek şekilde yok etmeli. öyle ki, öfkeye sebep olan durum ile tekrar karşılaşıldığında anlamsız olmalı, içimizde herhangi bir duygu zerresini dahi uyandırmamalı. eğer içerde hala bir tepki, bir kıpırtı oluşuyorsa henüz tam bir bağışlama, tam bir kabullenme gerçekleşememiş.

yaşam içinde davranışlarımı gözlemleyerek bunların temel öfkeyle olan bağlantısını görmeye çalışmak da etkili olabilir sanki. ama bunda da dikkatli olmak lazım, gözlem, hareketleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkaracağı için bunların bütününün getirebileceği bir yekünen bağışlayamama durumu oluşabilir ki bu da daha ezici olabilir. bu hareketleri gözlemlerken onlara yapışmamaya, bağlantıya girmemeye dikkat etmek iyi olabilir. nasıl olacaksa… hareketleri gözlemelerken yapışmamak sanki hareketler doğal olmayacakmış hissi uyandırıyor şimdi düşünürken. ama zaten düşünerek ve öncesinden değil, hareketler sırasında durumdan ayrışarak gözlem yapmak gerek. bağışlama süreci sonrasında ciddi bir hafifleme olacak. en azından kafa olarak, taşınan onca yük de çözülecek.

Her insanın yaşamı bir mandala’ya benzer…

  / 20130115 /


H

sandmandala-1Her insanın yaşamı bir mandala(*)’ya benzer -sonsuz, sınırsız bir daire. Her birimiz kendi dairemizin ortasında duruyoruz ve gördüğümüz, işittiğimiz ve düşündüğümüz herşey yaşamımızın mandala’sını oluşturur. Bir odaya gireriz, oda mandala’mız olur. Trene bineriz, tren mandalamız olur, iPhone’unda mesajlarını kontrol eden genclere ve sokağın köşesinde uyuklayan evsiz adama kadar. Dağa yürüyüş yapmaya gideriz, görebildiğimiz herşey mandala’yı oluşturur: bulutlar, ağaçlar, tepedeki karlar ve hatta kenarda sessizce kıvrılmış yılan dahi. Hastahanede yatıyorsak, hastahane mandala’mızdır. Biz bunu oluşturmayız, nasıl oalcağını ya da içinde kimlerin olacağını seçme hakkımız olmaz. Chogyam Trungpa’nın dediği gibi “asla biri tarafından düzenlenmeyen ama her zaman bir bütün olan mandala”. Ve olduğu gibi kabul ederiz.

Mandala’mızda beliren herşey aydınlanma için bir araçtır. Bu bakış açısıyla aydınlanma artık parmak uçlarınız kadar yakındır. Tek bir damla yağmur veya sokaktaki köpek dışkısı dahi yaşamınızdaki aydınlanmanın izlerini taşır. Ama yaşamınızın bir nevroz mandalası mi yoksa aklıselim mandalası olacağı size kalmış.

‎”Each person’s life is like a mandala- a vast, limitless circle. We stand in the center of our own circle, and everything we see, hear and think forms the mandala of our life. We enter a room, and the room is our mandala. We get on the subway, and the subway car is our mandala, down to the teenager checking messages on her iPhone and the homeless man slumped in the corner. We go for a hike in the mountains, and everything as far as we can see is our mandala: the clouds, the trees, the snow on the peeks, even the rattlesnake coiled in the corner. We’re lying in a hospital bed, and the hospital is our mandala. We don’t set it up, we don’t get to choose what or who shows up in it. It is, As Chogyam Trungpa said, “the mandala that is never arranged but is always complete.” And we embrace it just as it is.

Everything that shows up in your mandala is a vehicle for your awakening. From this point of view, awakening is right at your fingertips continually. There’s not a drop of rain or a pile of dog poop that appears in your life that isn’t the manifestation of enlightened energy, that isn’t a doorway to sacred world. But it’s up to you whether your life is a mandala of neurosis or a mandala of sanity.”

(Living Beautifully with Uncertainty and Change kitabından alıntıdır)
http://pemachodronfoundation.org/store/buy-books/#livingbeautifully

Mandala (मण्डल), Hindistan kökenli dinlerde metafizik veya sembolik bakımdan meta veya mikro kozmosu gösteren şekillere verilen ad.

Uçlarda yaşadıkça içimizdeki boşluk büyüyor…

  / 20130114 /


F

Farkında mısınız?

Her gün mutlu olmak için şart koyduğumuz isteklerimiz biraz daha artıyor. Gerçekten… farkında mısınız?

tumblr_m8zem04BjD1r47bczo1_1280Önce rahat bir yaşam istiyoruz. Sonra bununla yetinmeyip daha lüks hayatlara göz dikiyoruz. Önümüze hayal diye atılan yaşama biçimlerine özeniyor, hemen hayalimiz haline getiriyoruz. Bunlara ulaşmak için de önce dişimizi sıkıyor, çabalıyoruz, baktık olmuyor, araçları değiştirmeye başlıyoruz. Birlikte olduğumuz insan tatmin etmiyor, bir diğerini onlarcası izliyor; değişenin ne olduğunu sanıyoruz ki? Elimizdeki sınırlı bir kaynak olan parayı katlamak için yöntemler geliştirmeye çalışıyoruz. Şansın peşine düşüyoruz, piyangolara umut bağlıyoruz. Ne için olduğunu tekrar hatırlayalım. Bize enjekte edilmiş hayallere kavuşmak için. Herkes kazanmasının çok çok düşük bir ihtimal olduğunu bildiği halde sigara gibi hayal bağımlısı oluyor, sigaraya para verir gibi piyango ve türevleri şans oyunlarına para akıtıyor. Bu sefer olacak diye diye. Önümüzdeki havuç, zaten yeterince lezzetli gözükürken kokusunu daha güçlü hissetmemiz, renklerini daha belirgin görebilmemiz (HD Havuç ya!) için türlü numaralar yapılıyor. Bir dakika! Hayaller dedik, hayallerin açgözlü doğamızla oluştuğunu ve güçlendiğini de söyledik. Ama söylemediğimiz bir şey var ki, o da farkındalığımız o kadar uyuşmuş durumda ki bulunduğumuz halden memnun olmayıp hayaller çarkının peşinde koşmaya başlıyoruz.

Düzgun ve sağlıklı yaşamamız için ne gerekiyor ki? Altımızda daha iyi motora sahip bir araba olunca mı mutlu olacağız? Pek sanmıyorum, yine aynı yaşam, yine aynı bakış açısı. O arabayı, bu yazlığı, şu villayı almak süregelen açgözlülük döngüsünde uyuşturucu bağımlısına enjekte edilen bir diğer doz olur sadece. Bağımlı hale geldik, çünkü hep diğerlerinden bir parça daha önemli olduğumuzu hissetmek istedik. Çünkü egomuz, diğerlerinden farklı olduğumuzun ispatına ihtiyaç duyuyor. Çünkü tatminsiz doğamız, herşeyi giderek artan dozda deneyimledikçe açgözlülük katlamalı olarak büyürken farkındalık hızla eriyor.

escher_stairsBesledikçe arzuluyor, arzuladıkça beslemeye devam ediyoruz. Tatmin edilen bir arzu, belki onlarca, belkli de çok daha fazla yeni arzuya sebep oluyor. Çünkü bir kere arzuların tatmin edilebildiğini deneyimliyoruz ve bundan sonra bunu arzuladığımız herşey için olabileceğine güveniyoruz. Mümkünatı olsa, herhalde tüm evreni içimize çekeceğiz, aynı bir kara delik gibi. Ve bir karadeliğe kapılmış şekilde emiliyoruz, kendimizi tatminsiz bir döngüde yok olmaya yönlendiriyoruz. Bir gün tattığımız bir tat, ertesi gün artık yetersiz kalıyor. Yediğimiz yiyecekler körleşen duyularımız için giderek tatsız geldiğinden hormonlarla, çeşitli yöntem ve tatlandırıcılarla gerçeğinden daha güçlü aromalar ve kokular verecek şekilde değiştiriliyor. Arzuları tatmin ederek (çoğu anlamsız) hayalleri gerçekleştirdikçe emerek büyüyen bir karadeliğe dönüşüyoruz! Ve aynı nitelikte de anlamsızlaşan hayatlarımız olmaya başlıyor. Arzuların peşinden ne kadar koşarsak koşalım, ister bir gecelik tatmin, isterse yaşadığımız gerçekliği değiştirecek kadar etkili olsun, bunlar için çaba sarfederken öz doğamızı da erittiklerini görmemeye başlıyoruz, çünkü bunlara doğru yol alırken önce farkındalığımızı feda etmemiz gerekiyor. Farkında olsaydık, o lüks restoranda yemek hayaliyle değil, elimizdeki imkanlarla karnımızı doyurmaktan mutlu olurduk. İkisinde de aynı sonuç elde edilmiyor, karnımız doymuyor mu ki?!

Elimizdeki kaynakları gerçekçi değerlendirmemiz çok önemli. Bunların değerini bilmeden havaya savurursak surekli olarak doldurmamız gerekir. Ama kaynaklarımızı yeterli ölçüde, hatta biraz da kısıtlı bir tavırla kullanırsak her zaman artacaktır. Değerli birisinin bana tembih ettiği üzere, bir şey alacağımız zaman bunun gerçekten gerekliliğini sorgulamamız gerekir. Bu, bana söylendikten sonra bir değil, en az üç defa bu soruyu sorar oldum kendime. Çoğu kez de alışveriş mekanına gittiğimde (niyeyse bu AVM denen yerleri birer tapınak gibi, ama çok daha ihtişamlı yapar oldular) raflar arasında “bunu mu alacaktım, bu bana gerekmiyor ki” diyerek dolandıktan sonra elim boş eve döner oldum (neyse ki edindiğim deneyimle buralara giderek vakit kaybetmeme de gerek kalmadığını öğrendim). Açgözlülüğün tatmin edilen arzularla büyüdüğünü unutmamalı.

Açgözlülüğü, sadece maddesel şeylere karşı olmadığını da göz önünde tutmalı. Var oluşumuzu duyular aracılığıyla deneyimliyoruz. Duyular bizi bu gerçekliğe güçlü şekilde bağlıyorlar. Haliyle onlara yapıştığımızda, onları tatmin etmenin peşinde koştuğumuzda olan şey yine aynı; tatmin edilemeyen bir karadeliğe dönüşüyor, içimizdeki boşluk da da büyüyerek bizi mutsuz etmeye başlıyor. Mutsuzluğu fark ettikçe onu mutlulukla doldurmaya çalışıyoruz. Sürekli mutlu olma çabasında debelenip duruyoruz. Oysa zaten mutluyuz! Daha fazla mutluluğa gerek yok ki! Bir bardağa nereye kadar su doldurabilirsiniz ki? Bir noktaya vardıktan sonra taşacak ve ortalığı batıracak. Zaten mutlu olduğumuzu fark etmediğimizde de dolmaya devam eden tatminler, sadece ortalığı batıracak.

794815iloptikaKendimizi mutsuz sanmamız, buna inanmamız da başlı başına bir çarpıklık; ilüzyon da diyebiliriz buna. Sonuçta olan bir durumu tam zıddı şekliyle algılıyoruz. Yaşıyoruz, sağlığımız olabildiğince yerinde, başımızda bir çatı var, karnımız doyuyor, elimizden geldiğince kendi anlamımızı oluşturacağımız bir uğraşımız var, etrafımızda bizi seven, bizim de sevdiklerimiz var. Mutlu olmak için daha neye ihtiyaç duyabilirsiniz ki? Bunlarla mutlu olunamayacağına inanıyorsanız, vay halinize. Son nefesinize kadar sizi yönlendirecek bir bağımlılığınız var. Ve bu da, şu an elinizde olan ve mutlu olmanızı sağlayacak herşeyi dahi alacak, yok edecek güçte. Elinizdekilerle gerçekten, ama gerçekten mutlu olamamak sadece tatmin olamayan zihnin bir ürünü. Tanıştırayım; bu, sizin deneyimler, yani duyular peşinde koşmanızı isteyen açgözlülüğünüz. Yani kendiniz!

Arzuların, duyuların önemsiz olmaya başladığı zaman, bu dünyadan elimizi eteğimizi çekmeye başladığımız, göçmeye yaklaştığımız zaman olması ilginç değil mi? Deneyimlerin önemli olmadığını anladığınızda iş işten geçmiş olacak, yaşlanmış olacaksınız. Muhtemelen zihniniz, bu günkü keskinlikte de olamayacak. İsterseniz şimdiden o zamanki gibi yaşamayı deneyin, hayal ve arzularınızın peşinde koşmayı bırakın. Bu size o yaşa kadar olan süreyi (gerçekten) yaşamayı sağlamış olur. Eh, yaşamınızı en azından bir 20-30 sene uzattım. Şimdi, bu artan senelerle ne mi yapalım? Elbette hayalleri gerçekleştirmek için kullanalım ki bu sefer ulaşalım. Elbette hayır! Daha değil, sadece mutlu yaşadığımızı fark ederek yaşayalım. İnanın ki böyle olunca duyularınız da, deneyimleriniz de çok daha zenginleşecek. Ama siz de aldırış etmeyeceksiniz, zaten ne önemi var ki?

Unuttuğun dersi hatırlayacaksın…

  / 20130108 /


J

Jack Kerouac’tan değerli bir alıntı, elimden geldiğince çevirmeye çalıştım. Orjinal hali de aşağıda…

“Şayet bir gün yollarımız kesişirse, ayışığıyla aydınlanmış bir çam ağacı altında soğuk bir Kuzey Carolina gecesinde bana iletilen mesajla ilgili olarak sana öğreteceğim pek çok şey var. Bu mesaj, “Hiçbirşey asla olmadığı”nı söylüyordu, bu yüzden endişelenme. Herşey bir rüya gibi. Herşey, içsel bir kendinden geçme hali. 5898368814_f6c34ee847_zBiz, düşünen zihinlerimizden dolayı henüz bilmiyoruz. Zihnimizin gerçek özündeyse herşeyin sonsuza dek iyi olduğu biliniyor, sonsuza dek. Gözlerini kapa, ellerinin düşmesine ve sinirlerinin sakinleşmesine izin ver, 3 saniye için nefes almayı bırak, dünyanın ilüzyonu içinde sessizliği dinle; sayısız gezegenin oluşturduğu yumuşak bir bulut olan samanyolunda öğretilen ve unuttuğun dersi hatırlayacaksın. Bir aydınlanma anıydı o. Ben buna altın sonsuzluk diyorum. O Mükemmel. Hiçbir zaman doğmadık, gerçekte asla ölmeyeceğiz. Bunun, farz edilen ben, diğerleri, çoğul başkaları algısıyla bir alakası yok. Ben, sadece bir düşüncedir, ölümlü bir düşünce. Herşeye nakledilen tektir. Zaten bitmiş bir rüyadır. Bunun için korkmaya ya da gurur duymaya da gerek yok. Bunu aylarca dağlara bakmakla öğrendim. Dağların asla bir ifadeleri yoktur, boşluk gibidirler. Boşluğun boş olma halinin hiç parçalanıp yok olacağını düşünebilir misin? Dağlar parçalanır, dökülür; ama zihnin tek ortak doğası, boş ve uyanık aydınlatan sonsuz aydınlanma, uzayın boşluğu asla parçalanarak yok olmaz, çünkü asla doğmadı.”

“I have lots of things to teach you now, in case we ever meet, concerning the message that was transmitted to me under a pine tree in North Carolina on a cold winter moonlit night. It said that Nothing Ever Happened, so don’t worry. It’s all like a dream. Everything is ecstasy, inside. We just don’t know it because of our thinking-minds. But in our true blissful essence of mind is known that everything is alright forever and forever and forever. Close your eyes, let your hands and nerve-ends drop, stop breathing for 3 seconds, listen to the silence inside the illusion of the world, and you will remember the lesson you forgot, which was taught in immense milky way soft cloud innumerable worlds long ago and not even at all. It is all one vast awakened thing. I call it the golden eternity. It is perfect. We were never really born, we will never really die. It has nothing to do with the imaginary idea of a personal self, other selves, many selves everywhere: Self is only an idea, a mortal idea. That which passes into everything is one thing. It’s a dream already ended. There’s nothing to be afraid of and nothing to be glad about. I know this from staring at mountains months on end. They never show any expression, they are like empty space. Do you think the emptiness of space will ever crumble away? Mountains will crumble, but the emptiness of space, which is the one universal essence of mind, the vast awakenerhood, empty and awake, will never crumble away because it was never born.”

gelir ve gider, yeter ki yürümeyi unutmayalım…

  / 20130108 /


-


yollar kesişir,
birilerini bir araya getirir.
bu ustadır,
ögretmendir,
ailedir,
yol arkadaşıdır,
iş verendir,
sevgilidir,
arkadaştır…
bazen bir iştir,
yapılması gereken bir görev,
tamamlanması gereken bir sözdür de.
öğrenilecekler vardır,
deneyimler yaşanacaktır.

yaşanır,
keşfedilir,
ve öğrenilir.

kesişen yollar,
farklı hedefler demektir;
sadece bir süre kesişir bu yollar.

zamanı geldiğinde
farklı yönlere taşımaya başladığında,
kaygısızca izin vermeli.
ayak diretmek,
geçmişe yapışmak,
yok olmaya bağlanmak olur.
bir ustanın dediği gibi,

öğrenci hazır olduğunda öğretmen gelir,
öğrenci hazır olduğunda öğretmen gider.


kişi hazır olduğunda,
yol durmasını söyler,
gözlemlemesini,
öğrenmesini ve
deneyimlemesini.

kişi hazır olduğunda,
öğreneceklerini öğrendiğinde,
deneyimleyeceklerini deneyimlediğinde
yol tekrar çağırır,
nereye, nasıl ve ne zaman olduğunu söylemeden.
bu sesi duymayı bilmek,
bu sesi duyunca da
sakin adımlarla,
kimseyi de üzmeden
minnetle de anarak,
yola koyulmak gerekir.

her zaman
yepyeni kesişmelere,
yeni öğrenileceklere
ve deneyimlere.

kendimle sohbetlerden…

  / 20130106 /


"

“Zaman zaman yalnızlıktan rahatsızlık olup kendimi kalabalığa ya da sohbetle vakit geçirebileceğim bir ortama atıyorum…

Evde yalnız ve yapacak birşeyim de yoksa sessizlik rahatsız ediyor. Müzik açıp bir konuya odaklanmaktan kaçarim. Bazen oturup dizi izlerim. Düşünmek yerine izlemeyi, dinlemek yerine duymayı tercih ederim. Dizilerin konuları çok önemli olmayabilir, bazen bir bilim-kurgu, bazen komedi ya da güncel diziler. Yeter ki işlenen karakterler zengin, konular karışık olsun ki, düşüncemi onlara yönelteyim.”

me-myself-x26-ireneYalnızlık, insanlara ürkütücü gelir, çünkü kendileriyle başbaşa kalırlar. Herşeyi gören gözü ile karşı karşıya kalır ve hesap vermesi gerektiğini bilir. Ona karşı asla yalan söyleyemeyeceğini bilir. En ufak bir düşünce zerresini bile tanıdığından onun karşısında çırılçıplaktır. Bundan kaçmanın yolunu, gerçeği fark edemeyecek kadar kendini kandırmak olarak düşünür. Kandırmalar, gerçekleri muğlaklaştırarak başlar. Net olan, belirsizlikle yer değiştirir. Duru bir gündeki gibi pırıl pırıl ve berraklığa sahip zihin, düşünce ve duygu kalabalığı ile puslanmış ve kirlenmiş olur.

“Arkadaşlarımın arasına katılarak vakit geçirdiğimde bir yanım, yüzleşmem gerekenin farkında aslında. Sohbeti, muhabbeti, vakit öldürmeyi araya koyarak dikkatimi dağıtıyorum. Eve gidip kendimle kaldığımda muhtemelen görmeye başlayacağım, davranışlarımı, duygularımı, düşüncelerimi… nedenlerini ve anlamsızlıklarını. Yine de erteliyorum, olabilecek her ara durum ile bu hesaplaşmaktan çekiniyorum, adeta olabilecek değişimden korkuyorum.”

İnsanların yanındayken yalnız olduğumuzu düşünebiliriz çünkü her ne kadar yakınlaşsak da aslında birbirimizden kopuk kalmaya da gayret ediyoruz. Yalnızlığı sevmeyen, beraber olunca da yalnızlığı özlemleyen bir yanımız var. Birlikteyken tam bağlantıya kuramama hali var; (duygusal) iletişimin araf bölgesi gibi bir durum bu. Türlü sebepleri olabilir, geçmişin deneyimi, geleceğin endişeleri, kendinle barışık olamamak, korkmak, çekinmek… Ağaca bakıp ormanı görememek gibi, buradaki önemli meseleden kopmamak ve arkasında yatan duygu ve düşünceleri gözlemlemek gerek.

“Belki yüzleşsem, düşüncelerimi kaynaklarına doğru takip etmeye başlayıp incelesem değişeceğim. Ama şimdiki halimin de yeterince iyi olduğu bir gerçek. Belki sorguladığımda yapmaya devam ettiğim pek çok şeyi yapmayacağım, belki de terk etmekten korkuyorum. Beğenilerim, sevdiklerim, rahatsız olduklarım bunlar sonuçta. Tercihlerim beni herkesten farklı kılıyor; bunca sene alelade birisi olmamak için bunları biriktirdim.”

Hepimizin çabası, yaşamımızı mutlu ve huzurlu geçirmek. Daha fazlasını belki bilmiyoruz, belki hatırlamıyoruz. Bunların önemi olmadığını düşünelim. Ben ve öteki şeklinde algılamaya yöneldiğimizde diğer birşey daha oluyor, istediğimizi elde edememizin sebebini sorarak buna bir suçlu aramaya başlıyoruz. (Genellikle de) kendimize toz kondurmayan egomuz, iyinin sebebinin-kaynağının kendimiz, kötününse ötekiler olarak algılamamızı sağlıyor. Bu ayrıştırma başladı mı göz açıp kapayıncaya kadar bir çığ gibi büyüyen bir yargılama süreci başlıyor; ilk ikna en belirleyici olandır; bir kere suçluya işaret ettik mi, bundan sonra herşeyi ona yıkmak daha kolaydır. Çağlar boyunca bu böyle süregeldi, böyle de gitmeye eğilimli.

“Düşünmekten niye bu kadar korkuyorum ya da çekiniyorum? Yaptıklarım yüz kızartıcı şeyler değil, ama kendi aldatmamı görmekten mi rahatsız oluyorum? Kendime karşı olan bu çifte standartlı halimi gördüğümde bunu bırakacağımdan bunu kendime göstermekten kaçınarak aynı halde kalmaya çaba mı gösteriyorum?”

Doğru ne, gerçek ne, neyin peşinde koşmak gerek, hepimiz biliyoruz aslında. Suçu birine değil de duruma atsak, ortam bizi bu durumda var olmaya zorluyor desek de kimsenin bizi bu durumda kalmaya zorlamadığı ortada, her an bu seçimlerimizi kendimiz yapıyoruz. En erdemli ve doğru şekilde davranmayı zaten biliyoruz. Daha az erdemli davrananlarla arkadaşlığımızı sürdürebilmek için sessiz bir anlaşmamız var sanki. Onlardan daha düzgün, daha iyi, daha erdemli olup onların eksik yanlarını göz önüne çıkarmamak için onların seviyesine iniyor gibiyiz. Bu şekilde ortalama algının yaşamımızı ele geçirmesine göz yumuyoruz. Bu virütik bir hastalık. Sürü psikolojisi bu, sosyal bir ortamın ortalamasını görüyor ve onlarla iletişim kurup dışarda kalmamak için ortalamaya uyum sağlıyoruz. Aslında yalnız değiliz, aslında uyum sağlamamız gereken bir durum yok. Aslında ne kadar çok ışık saçarsak, o kadar çok ışıldamalarını da sağlayan yıldızlarız. Daha iyi, pırıl pırıl ve net olabilecekken kötü, kirli ve bulanığı seçmeye ne gerek!

Farkındalık Tadınızı Kaçırır…

  / 20121231 / ,


"

“Bilmek sorumluluktur” diye okumuştum zamanında Duvar Yazıları kitabında.

Bildiğin ölçüde farkındalık artmıştır ve cehaletten ayıran da bu bilgidir. Bilip yapmamaksa daha büyük bir cehalet olarak varlığını sürdürüyor. Gerçekten bilen bir kişinin önünde iki yol vardır; ya bildiği şey hakkında tavrını değiştirecek ya da kendini kandırarak bildiğini unutur gibi yapacak, yalanlayacak. İlkini seçerse bir hafifleme söz konusu; doğru bildiğini yapıp yanlışları hayatından çıkarmaya başlayacağından giderek kendiliğinden bir sadeleşmeye gidecek ve olayları daha belirgin bir netlik içerisinde görecek.

Bildiğini ve gördüğünü yalanlamaya başladığında belki buluduğu durumu bırakmanın vereceği acıdan kurtulmaktan kaçınmış oluyor. Bilinçli bir şekilde göz yummak, çekilen acıdan kaçmak ve bunun için kendini terk ederek bundan sonra bir yalan şeklinde var olmak haline dönüşür. Bir yalan, başka yalanlara yol açar ve hafif ve rahat biri olabilecekken yalanlarla ağırlaşmış, potansiyelini kurutmaya başlamış bir kişiye dönüşülmüş oluyor.

Acı, her zaman var. Bildikçe göz ardı ettiğimiz yalanlar, bu acıyı sadece güçlendirir. Farkedince durumu değiştirmemek, bıraktığımızda daha çok acı çekeceğimizi sandığımız bir alışkanlık. Bir bağımlının bağımlılığına sarılması ve bırakmamak için türlü bilimsel sebepler göstermesi gibi var olmanın getirdiği acılara, acıyı bırakma duygusunun acısıyla bağımlıyız.

Şimdi bu kadar teori yapıp sen hangi arzunu bıraktın ki diyebilirsiniz. Ve başımın üzerinde yeriniz var. Elbette henüz çoğunu bırakamadım, ama birkaçıyla başladım diyebilirim. Acılar, çarpık bir şekilde kendilerini arzular üzerinden ifade ediyorlar. Arzu, istek ve beklentiyi, o da elde edememeyi doğuruyor. Elde edemeyince de mutsuzluk kaçınılmaz. Hayatımda türlü istek duyduğum alanda zaman zaman olumlu, genelde de olumsuz sonuçlar aldım. Her seferinde piyango bileti alırken “Bu sefer olacak” diye umutlandım. Her seferinde umut, hayali alevlendirdi. Bir beklenti, yerini onlarca beklentiyle, istek başka istekleri doğurmaya başladı. İstedikçe mutsuzluk için potansiyelleri arttırmış oldum. Hala debeleniyorum, herkes gibi çeşitli isteklere sahibim. Biliyorum ki bu istek ve arzular, acı çekmeme yol açıyorlar, açacaklar. İnsan olarak var oldukça bir şeylere tutunmaya ihtiyaç duyuyoruz, arzu ve istekler de en kolay tutunabildiklerimiz. Tutunduğumuz bu istek her ne ise, bir kere tadına baktığımızda bırakabiliyor muyuz? Yoksa körleşen de duyularımız yüzünden defalarca, belki bu sefer olur diyerek tekrar tekrar aynı şeyleri yapıyor muyuz? Sigaradan bir tane içerek bu bana göre değil diyerek bırakan, içkiyi bir kadeh içip bırakan kaç insan olabilir? Sevişmeyi rutine çevirip bu rutini her seferinde bir fark bulma uğruna farklı bedenlerle yaşayan kaç insan var peki? Rutinleşen herşey, bir uyuşturucudur. TV izlemek, aynı tercihleri tekrarlamak, hayatta tekrar eden döngüler yaratmak… Bunların hepsi, tekrara dayalı uyuşma biçimleri. Kendimizi uyuşturmaya çalışıyoruz, çünkü var olma acısına uyuşmadan katlanmamız pek zor. Bir sonraki yaşamım (ya da cennet) daha iyi geçecek umudu sadece bir hayal; yaşadığımız yaşamın ötesi varsa tam da bu hayal ve umudun bu tekrarı yaşamamıza sebep oluyor olması çok muhtemel.

Yaşamımın rutinleşmemesi için sevdiklerimle çok kavga ettim. Rutin bir iş hayatı, rutin bir ev yaşamı, rutin bir dinlenme biçimi… Hepsinden ölesiye kaçtım ve korktum. Benim yaş kuşağımdakiler iyi bilir, Pink Floyd, The Wall ile tam da bu tür yaşamdaki rutinleşmeyi anlatıyordu. O yaşta cevabı, okula ve devlete isyan olarak görüyorduk. İsyan etmeyi bir alışkanlık haline getirdik; oysa mesele isyanda değil, rutinleri ve alışkanlıkları kırmakta idi. Yine de o zamanın isyankar tutumu, bir düzene yapışmaya engel oldu. Bu, hayatımda kah parasızlık, kah huzursuzluk ya da mutsuzluk olarak kendini gösterdi. Hem bu kadar isyan edip, hem de düzenliliğin nimetlerinden yemeyi istemek, normalden de büyük bir açgözlülük! Tatmin edilemeyen istek ve arzular, sadece acı değil, çoğalarak açgözlülüğe de sebep veriyor.

Sigarayı -veya diğer alışkanlıkları- bırakmak için hocamın uyguladığı hayli etkili bir yöntem var. Farkındalığı kullanmak. Farkındalığı bir alışkanlık ya da bağımlılığa yönelttiğinizde farkındalığınız gerçek ise söz konusu ne olursa olsun tekrar yapma isteğiniz olmuyor. Çünkü elinizdeki ne olursa olsun -sigara ya da içki- bunun (bir) acınızı dindirecek bir çözüm olmadığını görüyorsunuz. Bunu gördükten sonra aynısını tekrar yapmak sadece bir eziyet oluyor. Kişi, iyiyi isterken, zihni arınmaya çalışırken daha da tıkamanın tek bir manası olabilir, çektiği ve bastırmaya çalıştığı acının büyüklüğü. Ama elmayla armutu karıştırmamak gerek; acı, zehirle çözülemez. Acıyı bastırmak için arzuyu da kullanamazsınız. Acıyı kaynağına inip yok etmediğiniz sürece, kendini size farklı şekillerde hatırlatacaktır. Aslında bunu kendisi yapmıyor elbette; acıya tutunan zihnimiz yapıyor. Burada neredeyse tüm insanların yaptığı, acıyı algılamamak için birer kandırmaca, birer ilüzyon yaratmak; “Aslında bundan zevk alıyorum…”, “Ama bana iyi geliyor”, “Biraz rahatlamak için yapıyorum…” türünden telkinlerle zihnimizi çarpıtmaya başlıyoruz. Bu konuda bir eğilimim olduğunu biliyorum, özellikle hayallere inanma, farklı tatları hayal ederek duyumsamaya çalışma, karton kutuların robot olduğuna inanmak, fantastik bir gerçekliğin olabileceğine inanmak çocukluktan beri yavaş yavaş ve sürekli uyguladığım bir zihin çarpıtma yöntemiymiş. Daha sonradan izlenilen filmler, yaşanan oyunlar, düşünülen kurgular, hepsi gerçekliği farklı algılamak için zihni kaydırmaya sebep olmuş. Benzeri inanarak kaydırmalar tıpta da kullanılıyor, plasebo haplarıyla. Savaşta da karşı tarafı olmayan bir gerçekliğe inandırmayı başardığınızda gücünüze güç katmış oluyorsunuz. Ama bütün bunlar, gerçeklikten uzaklaşmaya da, neyin çarpik, neyin düz olduğunu ayırd edememeye de sebep olabiliyor. Doğruyu bilip yanlış yapmanın tek açıklaması olabilir, doğru ile yanlışı ayırd edebilme yetisinin laçkalaşmış olması. Bu yüzden farkındalıkla hareket ettiğimizde, her hareketimizi dikkatle, düşünerek, tartarak yaptığımızda -belki başta biraz aşırı gelse de- zamanla bir refleks haline gelen farkındalık, net şekilde doğruyu yanlıştan ayırd edebilir olacak. Farkında olmak tadınızı kaçırır, evet. Zehri içmekten, bedeninizi yormaktan, ağzınızın uyuşmasınına tat diyorsanız kaçırsın da. Ama bağımlılıklarını bırakanlar, uyuşan algılarını tekrar kazanmaya başladıklarında yenilenmiş gibi hisseder hep. Uyuşan zihinleriniz bırakın farkındalıkla uyanmaya başlasın ki, acıya sebep olan her ne ise yaşamlarınızdan çıkarın ve taptaze bir yaşam yaşamaya başlayın.

  / 20121212 /


Y

Yaşam enerjisini beslemek için onu sessizlikle koru.

Kalbini sakinleştir, müdahale etmeden (wu-wei) dur.

Eylemde ve sakinken kaynağı anımsa.

Eylemsizken kimi arayabilirsin ki?

Gerçekliğin içinde yalnızca etkiye tepki ver.

Tepki ver ama etkilere bağlanma.

Hiçbir şeye bağlanmadan, hiçbir şeye tutunmadan, zihnini kıpırtısız tut.

Zihin kıpırtısız olduğunda, Qi doğal olarak geri döner.

Qi geri döndüğünde iksir yaratılmaya başlar.

Kabınızın içinde ateş ve su birbirine karışır.

Yin ve Yang defalarca birbirine döner durur.

Tek bir şimşekle hersi birden dönüşür.

Beyaz bulutlar tepeye yükselir.

Sumeru dağına tatlı çiğ damlaları serpilir.

İçsel olarak uzun yaşam şarabını iç.

Bir yere bağlanmadan adımların seni nereye götürüyorsa git. Seni kim anlayabilir ki?

Otur ve sessiz müziği dinle.

Evrensel Yol’u berrak bir şekilde kavra.

Kim bu yirmi dizeyi uygularsa.

Doğrudan göğe yükselir.

– Lu Dongbin
Longmen Pai Ekolü’nün kurucusu

 

Karmayı Öğrenmek İçin Çok Uzağa Gitmenize Gerek Yok!

  / 20121206 /


B

Budizm ve hinduizmin aşırıya kaçmış otantizmiyle bağlantılı bir spiritüellik furyası aldı başını gidiyor. Yok çakram açık mı, yok karmam temiz mi, yok eter-astral bedenim şunu algıladı diye pek çok söylem, pek çok pop ifade duyabilirsiniz çevrenizde. Aslında bunların 19. yüzyılda emperyalist ülkelerin oryantalizminden pek farkı yok. Bilirsiniz belki, Osmanlı’nın Harem geleneğini duyan Fransızlarda harem ve odalık meselesi aşırı abartılmış, gerçekte olmayan tonla harem fotoğrafı el altından entellektüel erkeklerin rüyalarını süslemiş, ressamlar da hayallerinde tasvir ettikleri haremi resimleyip durmuşlar. Odalık konusu bile düşlerini süslemiş, bunu bir alt-kültür olarak yaşatmaya bile çalışmışlar. Benzer bir durum, uzakdoğu kültürleri için de geeçerli, II. Dünya savaşından itibaren başta Japonya, sonra Vietnam ve diğer çekik gözlülerin ülkesine ayak basan Amerikan askeri, nereye düştüğünü şaşırmış, birden kendilerine hurilerle çevrilmiş bir cennette olduklarını sanmış. Aslında bu tavır, batı toplumlarında Amerika’nın keşfine kadar varıyor, farklı bir toplumla karşılaşan batılı kültür, kendi toplumundaki renksizlik ve banallikten birden o toplumun kültürünü sömürmeye başlıyor. Bu ‘aşağı’ toplumun erdem dolu bilgilerini özümsese hadi neyse, kendisi konuya salt bedensel baktığında karşılaştığı egzotik bedenleri, ekonomik olarak baktığındaysa tüm kaynaklarını hortumluyor. Karşılaştığı tüm toplumlar da gönlü bol, paylaşmayı seven, sevecen insanlardan oluşunca bundan en çok kazanan elbette batılılar oluyor yine. Ama her ne kadar çabalansa da güneş her zaman doğudan yükselir, batıdan batar. Batılılar, nimetler, zenginlikler ve bilgeliğe her zaman da aç olacaklar sanki.

Batıyı benimseyen ülkemizde de son zamanlarda çok güçlü bir batılı kompleksi oluştu, Özal döneminden beri bu maalesef böyle. Batıyla doğu arasında duran ve kendisi yeterince zengin olan bu ülke, niyeyse zamanla artan şekilde batılı oryantalizmini benimsedi. Eksik bir bilgi ve bilinçle hortlatılmaya gayret edilen Osmanlı dönemi ihtişamı, İstanbul’da çeşitli görsel şekillerde yansıyor, diziler, o dönemleri tek yanlı olarak yansıtıyor, yeni kurulan yerleşim birimleri dahi bu oryantalizmle sunuluyor. Aynı bakışın benzer bir hali de spiritüel konularda söz konusu. Bulunduğumuz coğrafik konum açısından daha batıda olduğumuzdan mıdır nedir, Budist ve hindu geleneklerinin sadece yüzeyde görünen kısımlarını alıp günümüzü süslendirmekten pek keyif alıyoruz. Herkes aldı başını bir hint öğretileri, uzakdoğu sporları, Rus şifacıları, Çin’li ustadır gidiyor. Bunların içeriklerini özümseyip alsak ne ala, ama yaptığımız batılının ucuz oryantalizminden başka birşey değil ki!

Karma’dan bahsedip duruyoruz, hangimiz her hareketimizi ve hatta düşüncemizi karma ışığında tartıyoruz ki? Karmayı evrensel bir günah sistemi olarak kabul etmişiz bir kere. Karma diyoruz, aslında kastettiğimiz yine müslümanlığın -ve tüm dinlerin- cezalandırma üzerine olan mekanizması. Korkuyla yönetilmek istiyoruz çünkü. Sebebi de bir şekilde büyük sorumluluğu, bizden başka birinin, dinin, dinin temsilcisinin veya tanrının üstlenmesi, bizimse itaat ederek verilen buyrukları yerine getirmemiz. Bunun, tam teslimiyetten farkı nedir ki? Sorumluluk almadığımız sürece, sorumluluğu başka unsurlara teslim ettiğimiz sürece kendi ipimizle kuyuya inemeyiz. Bu da bizim en güzel kaçma bahanemiz zaten. E, zaten bu kuralları, bu sistemi, bu dini yaratan bunlardan sorumlu. O, işini daha iyi yapsaydı.

Peki nedir bu karma? İnternette ve sayısız kitapta karma üzerine tonla yazı bulabilirsiniz eminim. Zaten yazılmış olanı anlatacak da değilim. Bunu, yaşamımızda nasıl göreceğimizi düşünmemizde fayda var. Karma, aslında bizi bu samsaraya bağlayan en önemli mekkanizma. Reenkarnasyon kısmına girmeyeceğim, herkes yeniden doğuma inanmayabilir; zaten o konuda konuşabilmem için de pek bilgim yok açıkçası. Karma, şu andan itibaren yaşayacağımız yaşamı da belirler. Şu anımızı nasıl geçmişteki düşüncelerimiz, duygularımız ve eğilimlerimiz belirlediyse bu gün neler düşündüğümüz, neler hissettiğimiz, neleri tercih ettiğimize göre önümüzdeki yaşam şekillenir. Bunu sanırım daha kolay şöyle anlatabilirim; bir iş yerinde çalıştığınızı farz edin. Bazı durumların sonucunda olayların seyri, yaptığınız işin kalitesi nin sorgulanmasına varıyor. Bu noktada hisleriniz neler olacaktır? Bu konuları size açan kişiye karşı bir tavır, bir agresyon mu geliştirirsiniz, meselenin sizde yarattığı endişe yüzünden stres mi olursunuz, tavır alıp kendinizi kapatır ve o işe soğuma mı yaşarsınız? Bunların hepsi de olabilir, başka seçenekler de olabilir elbette. Ama bu gri buluttan kendinizi sıyırmayı başarabilirseniz tam bu noktada hissettiğiniz şeyin sizi dönüştürdüğünü, belli bir duygusal forma girdiğinizi görürsünüz. Duygularınız, size fark ettirmeden bilinç altınızı da yönetecektir. Girdiğiniz bu hal, sonraki zamanlar için bir tortu bırakacaktır. Artık yansız değilsiniz, belli bir yönelimli bir duruşunuz, bir teyakkuz durumunuz var. Bundan sonra aynı işte ya da başka bir işte ya da sosyal hayatta da benzer bir konu tekrar söz konusu olduğunda tetikte olacak, daha kolay alınacaksınız. Bu da bu oluşturduğunuz duygusal formun, yaşamınızdaki her alanda uygun şartlar söz konusu olduğunda benzer ve daha sertleşen tepkiler vermesini sağlayacak, sizin yaşamını yönlendiriyor olacaktır.

Evet, karma öğretisi, -tüm mistik ve metafizik taraflarını bir kenara kaldırsak dahi- yaşamımız içinde pratik olarak bulunuyor. Yaşamımızı bariz eşkilde yönlendiriyor ve kararlarımız, bu ‘duygusal ve düşünsel formun’ ışığında yönlendirilmiş oluyor. Siz hala kararlarınızda özgür olduğunuzu mu düşünüyordunuz? Kendi yaşamınızı bu kadar basit ve bariz şekilde aslında pek de istemeyeceğimiz bir akışa teslim ediyorsunuz. Bunu aşabilmek için tek aracımız farkındalığımızı güçlendirmek (ve bir noktadan sonra da buna ihtiyaç duyan insanlara güçlendirmeleri için yardımcı olmak). Elbette karma sadece bu değil, etki-tepki, bu samsarada bulunmamızı, buraya yapışmamızı sağlayan en büyük araç; bunlar ışığında karma öğretisinin ve karmanızın ne olduğunu da düşünmeyi size bırakıyorum. Duygusan ve düşünsel formumuza etki eden her durumu düşünüp tartabilme becerisini kazanmak, pek kolay olmayan ama aynı zamanda bir o kadar da keyifli bir yol.

Merkez-kaç!

  / 20121204 /


Y

Yaşamda hep bu oyunu oynuyoruz: merkez-kaç! Merkezimizi içimizde tutmaktan alıkoyan nedir?

Yaşamda kendimizi bilinçsizce bir akışın içerisine bırakıyoruz. Hepimiz birer işe giriyor, düzenli birer hayat için çabalıyoruz. Yarattığımız alan, bizi gündelik rüzgarlardan koruyor. Evimizi sağlıyor, aşımızı alabiliyor, yavaş yavaş aile kavramını düşünmeye başlıyoruz. Bu, bize bir güvenlik çemberi sağlıyor. Ama aynı zamanda refahla birlikte gelen rehavet, farkındalığımızı elden bırakmamızı sağlıyor. Tam bu noktada rehavetle beraber aslında merkezimiz de yer değiştiriyor. Güvenceler karşılığında kendimizi teslim ettiğimiz işimiz, sigortamız, bankamız bize bu güvence karşılığında ne alıyor dersiniz? Bunlara güvenmek isteğindeyiz, çünkü endişe duymak, korkmak istemiyoruz. Yaşamımızı idame ettirecek, evimizi, sağlığımızı ve yemeğimizi sağlayacak ortamlar sunulduğunda merkezimizi bu araçlara, işe, bankaya, sigortaya dayandırıyoruz.

Günümüzde ilişkilerde dahi en büyük zaafımız, kendimizde yetersiz olan noktalarda iyi birini bularak dengelemek. Kendimizden daha güvencesi olan, kendine güvenen, daha zeki, göz alıcı ya da sosyal kişilerle beraber oluyoruz. Aslında yaptığımız kendimizi güçlendirmek yerine bu eksikler yüzünden birine dayanmak. Bu kişi, çekilip gittiğinde biz de doğal olarak yere kapaklanıyoruz.

Uçak ve gemilerde, rota yönelimi belirlemek için kullanılan bir cihaz vardır, jiroskop (gyroscope). Bu alet, harici manyetik bir merkeze dayalı pusula kullanılamadığında rotayı ve buna bağlı konumu tespit etmek için kullanılır. Düzenli bir dönme sayesinde sürekli bir merkez kaydırma ve bunun yarattığı güçleri ölçme prensibine dayanıyor.

Kendi yaşamımızda bu kadar merkezden çıkmaya gönüllü olmamızın sebebi, kendi varlığımızı ve evrendeki ‘konumumuzu’ anlamaya çalışmak olabilir mi? Eğer öyleyse, merkezimiz sağlam iken bunu neden algılayamıyoruz? Buradan da farkındalığımızı kolaylıkla elden bıraktığımızı düşünebiliriz. Bir tarafta kaybolmanın, yokluğun getirdiği korku, diğer tarafta farkında olduğumuzda bizi acıtan unsurları fark etmek olunca ister istemez uykuya çekiliyoruz, farkındalığımızı gönüllü olarak teslim ediyoruz.

Elbette (ucuz) anarşik ve protest bir şekilde kimseye işini, yaşamını bırakmasını, bu araçları sabote etmesini, sonunda da herşeye karşı -ama aç ve mutsuz- bir insan olmasını salık vermiyorum. Aslında bu tür karşı duruşlar da sizi karşı olduğunuz meseleyle ilişkili ve hatta daha güçlü bağlı hale getirir. Bir durumun negatifi olmanızla pozitifi olmanız arasında pek fark yoktur, sonuçta o durumu öyle ya da böyle beslersiniz. Dualitenin hangi tarafında olduğunuzun önemi yok, sonucunda her iki taraf da dualitenin gerçekliğini ortaya koyar.

Önemli olan geliştireceğiniz stratejidir; gereksinimleriniz, yaşamın gerçekleri. Bu gerçekleri kabul ederek, onlara dikkat etmeniz, ama aynı zamanda rehaveti bırakıp sizi miskinleştirecek durumlardan kaçınarak yaşamak bir yöntem olabilir. Farkındalığı ayakta tutacak çalışmalar, egzersizler ve zihin antremanları yapmak da yararlı olabilir. Aydınlanma yolunda ilerleyen bir zihnin dediği gibi, kendinize yön gösterecek, rotanızı şaşırmamanızı sağlayacak bir kutup yıldızı, yani bir vizyon belirlemek de diğer bir yöntem. Ama en önemlisi, merkezinizde kalmayı öğrenmek…

Ne gelenlere sevinirim,
Ne de gidenlere üzülürüm…

anlayışını sürekli kılmak da iyi olabilir. Bu, duygusuz, coşkusuz bir yaşam anlamına da gelmez, sadece duygulara yapışmamak demek daha doğru olacaktır. Bunlar benim öğrendiğim, aklıma gelen naçizhane öneriler. Mizahi bir alıntıyla bitireyim: “Diğer insanların farkındalığı ne olursa olsun, yeter ki sizin farkındalığınız ayakta olsun…”

Ne Kadar Katılmaya Açığız?

  / 20121129 /


A

Az önce ‘öğrenci tipolojileri’ üzerine bir yazı yazayım diye içimden geçti. Peşinden de tanımladıkça bölüp parçalayacağım, gruplara ayrıştıracağım ve kelimelerle etiketleyeceğim fikri beni rahatsız etti ve bunu yapmamaya karar verdim. Peki, daha sıfatsız, çerçevesiz düşünmek mümkün olsa gerek Bir konuya merak sarıp öğrenmek isteyenleri ele alacağım yine de, tanımlar yerine eylem ve niyet parametreleriyle bakarak…

Bir konuya ilginin miktarı, sadece öğrenilmek istenen bilgi ile değil, kişinin de kendisini ne kadar açabileceği, katabileceği ya da sunabileceğiyle de ilgili. Müzik konusundan bir örnekle ilerleyelim… Müziği arada sırada dinlemek herkese güzel gelir. Hele müzikte, şarkının sözlerinde ya da şarkıcının renginde kendisiyle bağdaştırabldiği bir şey olursa. Aslında bu bağdaştırma, her sanat alaninda geçerli ya, ayrı bir konu olarak kalsın kenarda. Müziği dinlerken arada sırada dinlemekle daha ilgili dinlemek arasında fark vardır. Daha ilgili dinlemek, giderek derinleşebilir ve belli bir türün takipçisi olabilirsiniz. Daha kendini açan dinleyiciler, müziği sadece kulaklarıyla değil, bedenleriyle de dinlemeye, ritme iştirak etmeye ya da dans etmeye başlayabilir. Bundan daha da ilerisi, artık dinleyicilikten katılımcılığa soyunmak oluyor. Artık ritmine, sesine ya da enstrüman bilgisine güvenen eline aldığı bi enstrümanla yapılan müziğe iştirak etmeye başlıyor. Artık müziği pasif olarak kendine katmaktan, kendini aktif olarak müziğe katmaya yöneliyor. Çoğu müzisyen için dinleyicinin pasif tarafta kalmasından çok katılımcı olması, müziği sunmaktan çok paylaşmak daha çok keyif verir. Çünkü dinlerken sadece çalmak durumundadır, çalan ve dinleyen vardır. Çoğu müzisyen, dinleyenlerin bakışından uzak kalmak, izlenilme hissinin verdiği soğukluğu hissetmemek için ya bakışlarnı odağını sonsuza kaydırır, donuklaştırır ya da gözlerini kapayarak çalmaya devam eder. Müzisyen izleyen olgusunu belirgin hissedebilir, ama diğer sanatlarda da  izleyici önünde üretmek çıplaklığa yakın algılandığından rahatsızlık verir.

Müziğe iştirak edildiğinde ise artık iki ayrı grup yoktur, birliktelik vardır, bütünleşme vardır; müzik nereye taşırsa artık. Burada aynı lisanı konuşabilmek, tek ortak payda; tercih ve beğeniler doğrudan değil, yapılan müziğe renk katanlar olarak yansır.

Bir bilgi söz konusu olduğunda, müzikteki gibi dinleyici olmak da mümkün, -elbette metafor olarak- ritim tutup dans etmek de, müziğe iştirak edip onun bir parçası olmak da. Öğrendiğimiz bir bilgiyi ne kadar hayata geçirirsek, ne kadar parçamız haline getirirsek müzisyenler gibi bütünleşmeye ve o bilgiyi kendi renklerimizle zenginleştirmeye başlarız. Ne kadar ucundan uzakça da tutarsak o kadar öğreten ve öğrenen şeklinde kalırız. Oluşan harmandan katılan olduğu kadar katılmayan da bir şekilde sorumlu.

ufak dersleri fark edebilmek…

  / 20121126 / , ,


B

Bugün arkadaşlarımdan Başar ile kısa da olsa azıcık konuşabilme fırsatım oldu, kaç zamandır aklımda idi; yakın oturduğumuz halde görüşemiyorduk. Onunla sohbet ederken ince dokunuşları aracılığıyla kendimi gözlemleyebiliyorum. Bu tü ince dersler, her zaman çok değerlidir; yeter ki farkedecek kadar uyanık olalım. Bu yazıda hedef aldığım kimse değil, kendimle diyalogda yazıyorum bunları.

Halen -ya da son görüşmemizde- karşımdakine ne kadar bilgi verme çabasında olduğumu fark etmemi sağladı. Bunun sebebi elbette ilk günden beri yolda aldığım bilgilerin ne kadar etkili ve yararlı olduğunu görebilme, tartabilmenin verdiği heyecan. Hala yeni bilgilere duyduğum az da olsa coşku var. Ama yanıldığım bir nokta da, bu coşkuyu ve bu herkesin yaşamayabileceği. İnsanlara bir konuda bilgi verirken onların istemesi önem taşıyor. İstemeyene verilen bir bilgi, yarardan çok zarar bile getirir. Bu, eğitim verirken çok daha önemli olabilir, karşımızdaki öğrencinin hazır olduğunu gözlemlemek gerekiyor. Bilgiyi yanlış zamanda vermek, bunun o anda anlaşılmamasına sebep olduğundan bilgiyi harcayacağı gibi bir durum da bulunuyor. Elbette bir eğitmen olarak gereken bilgiyi vermek gerekiyor. Ama doğru bilgiyi doğru zamanda verilmesi ancak bir sonuç yaratır. Doğru zaman nedir diye sorabiliriz… Doğru zaman, öğrencinin bu bilgiye ihtiyacı olduğu, bunun değerini anlayabildiği, anlayışının bu bilgiyi taşıyabilmesine uygun olduğu zaman denilebilir. Öğrenciyi bir kase olarak düşünen zen hikayeleri vardır, bu kaba konacak bilgi, ancak kap uygun olduğunda durur, yoksa akar gider. Bilgiyi de paylaşırken karşımızdakini kendimizi gibi olduğunu sanmayı bıraktığımızda birilerine yardımımız dokunabilir. Bilgiyi vermekle öğrenciyi verimli eğitmek arasındaki fark da sanırım budur.

Sürekli anlatmanın diğer bir kötü yanı, karşı tarafı dinlemediğinin ya da az dinlediğinin de göstergesi olması. Söylemekten çok dinlemeyi başardığımızda sanırım çok daha dingin olabiliriz. Bu, dövüş sanatlarında sürekli hamle yaparak yorulmak gibi. Gözlemlemek ve dinlemek, günlük hayatta pek yapamadıklarımız arasında. Kendimden biliyorum, birisiyle sohbet ettikten sonraki bir zaman diliminde, ayrılıp eve giderken, akşam yattığımda veya sonrası bir zaman diliminde yaptığımız sohbet ara ara aklımdan geçer ve o sohbet sırasında dinlemediğim detayları ‘belki’ fark ederim, tabii unutmadıysam. Bu da, sohbet sırasında aslında tam da o anda olmadığımı gösteriyor olabilir. Bir anı paylaştığımız bir kişiyle çift yönlü diyalog için ne kadar özen gösterebiliyoruz?

Feedback