/ genel

konum-suz / state-less

Bu değişik başlıkla zihnin bir işleyiş biçiminden bahsetmeye çalışacağım. Arada böyle denklem gibi başlıklar attığım oluyor; ne de olsa serde programcılık (da) var. Bu konu bir süredir kafamda, kenarda kısık ateşte, hatta iyice de ağırdan pişen bir yemek gibi demleniyordu. Hala da pişip pişmediğine tam emin değilim. Artık tadına birlikte bakacağız...

Bu kısım biraz teknik olacak, umarım sizleri sıkmadan istediğimi anlatabilirim.

Stateless kelimesini internet teknolojisi üzerine yazılar okurken görmüştüm; anlattığı da konumsuzluktu. Aslında tüm internet teknolojisi, stateless olarak görülebilir. Biraz daha derinleştirerek giderek iki ayrı akış biçiminden bahsedeceğim. Normalde bilgisayar programları, program çalıştırıldıktan itibaren bitişe kadar olan bir süreçte işler, yani bir akış durumu söz konusudur. Başlangıç, bir yazıya başlar gini programı açmanızla başlar, süreç programı kullandığınız süre boyunca devam eder (gelişme) ve programı (sonuç elde ederek ya da etmeden) kapatmayla kullanıcı ile program arasındaki ilişki biter. Bu yöntem, belirli bir hafızanın o süre boyunca kullanılmasını gerektirir. Parametrelerin varlığıyla programın akışı da baştan ve süreç içinde değiştirilebilir. Ama internet'in doğmasıyla, farklı bir yapı ortaya çıktı. Buna ihtiyaç yaratan durum şuydu. statelessİnternet, çok yaygın bir iletişim biçimi ve bu dev 'bulut'a her an binlerce bilgisayar, mobil cihaz ve başka cihazlar bağlanabiliyor, ayrılabiliyor. Bu temel karışık yapı üzerinde hangi cihazın bağlı olduğunu, ne kadar bağlı kaldığını, ne yaptığını takip etmek mümkün olamıyor. Elbette reklamcılık ve güvenlik yüzünden bu takipsizlik durumunu aşan sistemler kuruldu; ama biz konumuzdan sapmayalım. Bu düzenleme, tüm farklılıkları ve düzensizliği ortadan kaldırsa da bilgisayarıyla internete bağlanan birisi akış mantığında bir işlem yapamayacağı fark edildi. Bu soruna cevaben de geliştirilen programlama yapısı, stateless, yani konumsuz bir sistem tasarımı oldu. İnternet üzerinde bir işlem yapmayı sağlayan hemen hemen tüm programlar, bu şekilde çalışır. Kullanıcının her an yapabileceği işlemler kurgulanmıştır. Farklı parametrelerle çağrılan sayfalar (bir anlamda programlar), kullanan kişinin durumunu, yani hangi sayfada olduğunu, ne işlem yaptığını parametrelerle o programa iletir. Program da bu parametrelerle olabilecek tüm durumlar arasından seçim yaparak kullanıcıya bu isteğe uygun şekilde görünür. Farklı sayfalar, birbirine parametre ileterek kullanıcının akış içindeki durumunu taşır, böylece bitmeyen bir akış, bir program yapısı var gibi gözükür.

Kısa bir özetle;

  • donuk ve kendi başına akışı olmayan bir program var
  • kullanan insanların ilettiği parametreler, bu programın bir hale bürünmesini sağlıyo
  • baştan bazı parametreler iletirsek, kurgu baştan buna uygun şekilde tanımlanıyor
  • programlar arasında parametre alışverişiyle aslında olmayan bir akış varmış gibi gösteriliyor
...

Acı ilaç kısmı neyse ki bitti. Şimdi daha 'insancıl' bir ortama dönebilirim...

oldcomputerİnternetin oluşması, tüm ilişki biçimimizi, algılarımızı ve zihnimizi dönüştürdü. Bundan 30-40 sene öncesine göre farklı bir kültürel yapı olduğunu ancak radikal kıyaslamalarla görebilmek mümkün. John Berger, Jean Baudrillard, Roland Barthes, Slavoj Zizek gibi postmodernizm, sanat, sosyoloji ve felsefe ile toplum üzerinde gözlemler yapan yazarlar, bu ve buna benzer dönüşümleri inceliyorlar (ama hep zor okunan şekilde yazmayı da pek seviyorlar). Ben, bu dönüşümden biraz daha bahsetmek istiyorum. Önce faksın icadıyla sabırsızlığımız artmaya, tahammülümüz yok olmaya başladı. Eskiden mektupla ya da özel ulakla bir dökümanı gönderen insanlar, bir faks başında 30 saniye bekleyemez oldu. Teknoloji, bu süreyi düzenli olarak kısaltsa da sabırsızlığımız da artı sonsuza doğru ilerlemeye devam ediyor. Bu tahammülsüzlük, salt teknolojiye değil, tüm iş ilişkilerine ve yapılarına, oradan da tüm yaşama sıçradı. Teknoloji geliştikçe, gelir konusunda zirveye ulaşma yaşı hızla aşağıya çekildi. Üniversiteden mezun olduktan birkaç sene sonra şirket sahibi olmak, CEO olmak, birikimlerin getireceği lüksleri erken yaşta yaşama isteği tüm iş dünyasının belirleyici kıstaslarından oldu. İnternet şirketlerinin birkaç senede yüksek kara geçerek büyük balinalara satılması bunda büyük etken. İnternet, tüm ekonomide zamanı çok kısalttı. Sağlam bir markanın oluşması için 150 yıldan bahsedilirken teknoloji sayesinde 3 senede bir şirket bulunduğu alanda zirveye yükselebilir, 5 sene sonra da bir satışla sahibine milyonlarca dolar kazandırabilir oldu. Rakamlar büyüdükçe elbette madalyonun diğer tarafı da var. Dokuda bir yerde odaklanma varsa, başka yerlerde seyrelme olması gerek. İnsanlar, böyle yükselen şirket ve patron olma hayalleriyle projeler üretmeye ve çoğunlukla da batırmaya başladı. Zaten yatırım şirketleri de ellerindeki güçlü maddi kaynağı, 20 şirkete yayar, bunlardan 1 ya da 2 tanesi zirve yapınca yeterince karlı olduklarını düşünür oldu. Geri kalan develerin öleceğini bilerek kervanlarına yeni şirketleri katarlar.

impatientBenzer şekilde başka değişiklikler de oldu yaşamda. Sabır, sebat olmayınca ilişkiler de dönüştü. İnsanlar, birbirine anlayış geliştiremez oldu. Zaman sayesinde sağlıklı inşa edilen ilişkiler, sabırsızlık ve ben-merkezcilik yüzünden bana uyan ile beraber olur, uymayanı silerim noktasına vardı. En basitinden arkadaşlıkta bir problem bile üzerinde çalışıp birlikte gelişmek için bir fırsat olabilecekken ilişkiyi kopartmak için bir sebebe dönüştü. Burada ince bir detay devreye giriyor. Daha önceki yazdığım bazı yazımlarımda, kendimizi tanımlama çabamızdan bahsetmiştim. Kendimizi tanımladığımız değerlerin yardımıyla bize uygun olanı ve istemediklerimizi filtreliyoruz. Bu da içeride ve dışarıda kalanlar şeklinde bir ayrıştırmaya yol açıyor. Beğenip beğenmediklerimiz, çevremizi ve dolayısıyla da bizi oluştururken bunu yapabilme gücüne sahip olduğumuzu görmek de gizliden gizliye egomuzu besliyor. Egomuz güçlendikçe tanımlarımız sertleşmeye, bu gerçeklik içindeki varlığımızı daha belirgin tanımlamaya doğru ilerliyoruz. Ego güçlendikçe, olgular üzerinde hakim olduğumuz düşüncesiyle kontrol etme hali bir reflekse dönüşüyor. Evlilikler, 3-5 senede dağılıyor, yeni derin ilişkiler 30'lu yıllardan sonra kolay kurulamıyor (aslında bunun yaş değil, günümüz sosyal durumuyla ilgisi bence daha güçlü), arkadaşlıklar tahammülsüzlük ve restleşmeler yüzünden incitmelerle bezeli. Bu, duygusal varlığımızı çok ciddi etkiliyor, kalbimiz, giderek sertleşiyor. Zaten medyanın haber uğruna sunduğu görsel bombardıman bile duygularımızı törpülüyor ve hissetme yetimizi aşırı ölçütlerle istismar ederek hem bazı (çıkarcı) politika ve stratejilerin kabul edilebilirliğini kolaylaştırıyor, hem de bizim hissederek tepki verme kabiliyetimizi köreltiyor. Sertleşmiş olan kalp de, aynı sertlikte hem arkadaşlıklara, hem ikili ilişkilere aynı tepkiyi gösterebiliyor. Bu, artık içerdekinin değil, kabuğun içeriyi koruma tepkisi oluyor.

steelheartDiğer bir dönüşüm, en başta belirttiğim hal ile ilgili. İlişkilerde tahammülsüzlük dolayısıyla kimse bir diğerinin yükünü omuzlanmaya, taşımasına yardım etmeye istekli değil. Aynı sebepten, duygusal bir yükü olan bir insan varsa sakınma refleksimiz oluşuyor. Günümüz pop kültleri, bunu negatif enerji yayan insanlardan uzak durmak gerektiğini, duygusal vampirlikten korunmak gerektiğinden bahseder. Ama birbirimize şefkat beslemeyeceksek niye ilişki kuruyoruz? Yoksa bir beklenti mi var bu durumda?.. Biraz daha dikkatli bakalım; sanki kim olduğumuz, nasıl davranıp ne tepkiler gösterdiğimiz tanımlamaları -yani ego- burada beslenecek yeni bir kaynak bulmuş. Kimliğimizi, varlığımızı teyid edenler, yaptıklarımızı onaylayanlar iyi geçindiğimiz ilişkiler sınıfına giriyor. Bunlara hizmet etmeyen, yarattığımız kişilik ilüzyonunu desteklemeyen ve hatta sarsan kişiler ise tercih edilmeyenler grubuna dahil ediliyor. Bizi mutlu edenlerle sürekli vakit geçirip mutsuz edenlerden cin görmüş gibi kaçıyoruz. Birbirimizin ayağına basar gibi egolarımız birbirine dolanmış halde. "Ben senin egonu besler, seni olmak istediğin kişi gibi teyid edersem sen de benim egomu besle, beni olduğuma inandığım kişi olduğumu teyid et." şeklinde karşılıklı sırt kaşıma orjisi içinde eriyoruz.

Yükü olan bir insan, günlerce çalışan bir bilgisayar programı gibi olabiliyor. Zihni, sürekli güncel olan problemlerle dolu olarak hemen önündeki fırsatları göremez hale geliyor. Çok çalışan ve kalitesiz bir mühendislik eseri olan programlar aynı şekilde çok hafıza işgal ederek bir süre sonra sistemin kilitlenmesine, bilgisayarın çalışmamasına sebep olabilir. Çok problemlerle dolu insan beyni de aynı şekilde işlevsizleşmeye, fonksiyonunu yerine getirememeye meyilli olur. Biz buna depresyon diyoruz.

İnsan ilişkilerinde yüklü olmak, yüküyle dolaşmak, bir programa parametre vermek gibi karşısındakilere bir durum talebi sunuyor. Ama sertleşen kalplerimiz, bu taleplere cevap verebilecek program bölümleri giderek seyrekleşerek kullandığından akış burada sekmeye başlıyor, ilişkiler mesafeleniyor. Her insana şefkat duyabilecekken, sadece belirli parametrelerle bize daha yakın olanları seçiyoruz. Bu seçim de zaten ülkeleri, dinleri, takımları, rakipleri ve taraftarları, farklı cepheleri, bizi ve ötekileri, yakınlarımızı ve diğer tüm insanları ayrıştırıyor. Biz seçim yaptıkça, bazı dinlerin bahsettiği o 'bir olma hali' imkansızlaşıyor.

braingearZihinden bahsedeceğim demiştim. Aslında yukarıda yazdıklarımda hep bahsediyordum. Ama sözümü tutacağım elbette. Zihnimiz de dışarısı, yani ilişkilerimiz gibi çalışıyor olma olasılığını çok yüksek görüyorum. Dışarısı ne ise, zihnimiz de odur. Zihnimiz nasıl ise, dışarısı, ilişkilerimiz, davranışlarımız aynı şekilde. Zen gibi öğretilerde her bir anı, geçmişe dair bir yüke dayanmadan deneyimlememizden bahseder. Her deneyimlenen an, yeganedir, biriciktir. Bu yüzden her bir deneyim, yepyeni bir deneyimdir. "Aynı nehirde iki defa yıkanamazsınız" der bir Zen deyişi. Bir durumun asla aynısı gerçekleşmez. Tüm evreni hesabınıza dahil ederseniz, bu söz analitik ölçekte gayet net ve gerçekçidir. Zihnimizi öncül bir yükle, hep aynı kalan bir varlık düşüncesiyle yönlendiriyoruz. Bunu, programa verilen parametreler gibi görebilirseniz varlığımızı şekillendiren, var olduğumuzu belirginleştirenin bu değerler olduğunu görebilirsiniz. Bir yükler olmazsa, geçmiş deneyimlere dayanmazsak, yani parametreler olmazsa, stateless bir zihin hali elde ederiz. Bu, her anı, her deneyimi, muhteşem bir deneyim gibi yaşamamızı sağlar. Bu düşünme şekli, birkaç şeyi düşündürüyor bana. Seçim yapmanın zihin için parametreler oluşturması, tanımlanmamış parametrelerin etkileri, programın aslında donuk olması ve parametrelerle canlanması (!)...

sp-compassion-med-633x474Sadece kendimiz için değil, tüm insanlar için şefkat geliştirmemiz, ayrıştırmaları, sınırları, seçim yapmayı bırakmamız bence çok önemli. Ama buna, tüm insanlığa yönelik bir çabayla mutlak başarısız olur, hatta egomuzu da çök ciddi şekilde güçlendiririz. Sadece yakın çevremizde -ama seçim yapmadan- dahi bu sıcaklığı geliştirsek, şefkat beslemeye, tahammül etmeye, sabretmeye, ilişkiler üzerinde çalışmaya başlasak, sevmediğimiz durumları reddedip hemen gitmesek, bazı parametrelere dayalı sınırlar, ülkeler, gruplar, takımlar oluşturmasak, durumları çözümlemeyi öncelikli hale getirsek eminim ki çok ciddi bir etki yaratabilir, sessiz ve sakinlik içinde zamanla tüm toplumu/ toplumları dönüştürebiliriz. Bunun en önemli bir sonucu, acıların gerçek anlamda azalması olacaktır.