/ genel

Nefes al ve gözlemle... Nefes ver ve gözlemle...

Yeni bir hesaplaşmaya hoş geldiniz! Ringin sol tarafında kırıklığı olan biri, karşı tarafında havadaki nem, diğer tüm boşluklarına sızmış halde de yarı uykulu-yarı uyanık bir hal...

Screen Shot 2013-08-18 at 22.18.19Geçen hafta başlayan kafa gürültümün diğer sebebini sanırım buldum. Tamam, şartlarım dolayısıyla ilk başta ekonomik gözükmüştü. Ama şimdi doğru şekilde bakamadığımı görebiliyorum. Bir durumun baskın gölgesi altında değerlendirme yapmak, smokin giyerek havuz başına gidip havuzun suyunu yorumlamak gibi (tabii smokinle suya atlayarak deneyim sahibi de olabilirsiniz). Bugün pazar sıcağında serinlik peşinde koşarken klimalı bir ortamda sevdiğim bir dostumla vakit geçiriyorduk; ara ara da son haftalarda yaşanan duygusal algılamaları konuşup karşılaştırdık. Farklılıkların işaret edilmesinin getirdiği bir kırıklık vardı; bu beni kırmıştı. Ortak alanlar insanları bir araya getiriyor, fikirsel ya da algısal yakınlık hissedenlerin daha yaklaşması, bazılarının da uzakta kalması olabiliyor. Böyle bir ayrışmayı hissetiğimde dışarıdan kırgınlık olarak görülse de genellikle az çekilip gözlemlemek en doğrusu gelir bana. Abbasağa'daki oluşumda da benzer bir ayrışma görmüştüm, başka yerlerde de.

Ama bunca zaman geçtikten sonra konunun kendisiyle yüzleşmediğimi ve çözümlemeden geriye attığımı hissettim. Başka ilişkilerde de haksızlığa uğrama pattern’ini yaşadığım oldu zaman zaman. Burada da benzer bir dönüude benzer tepkiler vermeye doğru ilerlediğimi gördüm. Bir haksızlık oluyor, kendimi bir şekilde savunmaya geçmem alıngan ve bu yüzden hatalı olarak tanımlanmama yol açıyor, ben durumla savaşmayacan durumu seçtiğimden de o ortamdan çekiliyorum. Bu perspektiften baktığımda geçmişimde pek çok alanda bu pattern’ı görebiliyorum.

Peki... Bir nefes alarak biraz duralım önce. Haksız konuma düştüğüm pattern’lar... Bu aynı zamanda diğer bir perspektifte bana/ kimliğime ne kadar önem verdiğimi göstermiyor mu? Kendimi çok ciddiye alıyorum; neredeyse dalga geçemeyecek kadar. Haksız duruma düşmek, beni incitiyor. Ama aslında incinen egom. Kendimi görmek istediğim konumda görmediğim için... Peki... Kendimi bu kadar önemsiyorsam... (Sınıfsal değil, bazı alanlarda biraz bilgi ve deneyim bazlı) Denklik olmasa da herkesle iletişim kurmaya çalışmam, eş duyarlılıkta olmayan bir ilişki düzeni oluşturmuyor mu? Bu da olduğum hali kabul etmeyip yermemi ve sonucunda benim mutsuzluğumu beraberinde getirmiyor mu? Egonun farkında olmak, ne yüceltmek, ne de yermek olmamalı. Sadece farkında olmak... Yüceltmekten kaçınmak yermekle de olmuyor. Bende yermenin daha etkin olduğunun farkındayım. Kendimi yeriyorum. Aidiyet duygusu altında gizliden gizliye dahil edilerek onore edilmeyi bekliyor gibi bir durum bu. Demek ki orta yolda değilim henüz. Egoyla ters de işleyen bir ilişki denklemi var aynı zamanda burada. İyi, çünkü bunları fark etmem, en azından bundan sonra nasıl bir refleksle hareket edeceğimi ve bilinçli olursam da neden sakınmam gerektiğini gösterebilir bana.

Bir nefes verelim... Ego... geçmişimin kabuğu, çerçevesi. Bir nevi karmik çerçevem, (henüz deneyimleyip bilmediğim için) yasamlar ötesini saymasam da en azından bu yaşamda şimdiye kadar bilinçsizce, şimdiden itibaren de bilinçli olarak ektiğim tohumların oluşturduğu bir çeper. Aynı zamanda beni bu gerçeklikte, bu maddesel varlık halinde tutuyor. Zaten geçmişimiz, bugünümüzü oluşturuyor. Bugünümüz de geleceğimizi... Bu, akan bir nehir... Her popüler yaşam kalitesini artırma öğretisinin söylediğinin aksine zamanda kesit almak, onu durdurmak, salt bir an’ı yaşamak pek de mümkün değil. Yaşamak, anların devamlılığını kapsıyorken, bir an nasıl yaşanır ki? Screen Shot 2013-08-18 at 22.04.16Dere akarken, akışı durdurmadan onun kaç kova su akıttığını ölçmeye çalışmak gibi bir durum bu. Bu yüzden bugünkü ben, yani bir ego diye kesit almaya çalışmamız da saçma. Ölçmek de saçma. Ama yine de sürekli ölçmeye çalışıyoruz; birinin ilgisi, başkasının ilgisizliği, iş yerinde haklarımız, toplumsal olaylarda duruşumuz, özgürlüklere (aslında bir sanrı bu) bağlılıklarımız, inançlarımız veya politik tavrımızla kendimizi tanımlamaya çalışıyoruz. Dış etkenlerle kendimize inanacağımız bir çerçeve, bir gerçeklik yaratmaya çalışıyoruz. Dış etkenler bize işaret ettiği ölçüde var ololabileceğimize inanmışız bir kere. Şu kahrolası ben meselelerinden, çerçevelerden, refere eden, var eden, pohpohlayan ilişkiler ağından sıkılmadık mı hala?! Bunlardan mutluysanız elbette bir sorun yok, bunların size işaret etmesi sayesinde varlığınızı sürdürmekte hiç bir sakınca yok. Uyumak isteyeni uyandırmanın alemi yok!

Ama niyeyse ben çok sıkıldım. Çünkü bu ilişkisel varoluş, aslında bir zincir; GERÇEKTE OLDUĞUMUZ HALİMİZİ KISITLAYAN BİR PRANGA!

16358310-legs-in-heavy-iron-shacklesÖnce ‘olabileceğimiz’ demiştim, ama doğrusu ‘olduğumuz’; çünkü olabilmek, bir ihtimal, bir süreç gerektiriyor. Ama samsara ile nirvana bir... erdemsizlikle erdem bir... Hala ya biri, ya diğeri gibi düşünüyorsunuz, biliyorum. Bilgisayar programlamayla cok ugrasan biri olarak benim de en az bu kadar, hatta daha da fazla kutuplar üzerinden düşünme eğilim var (yukarıdaki bölümde bu zaten görülüyor). Bunu henüz aşmadım elbette (ama bir gün olacak). Yine de görebildiğim kadar ötede bu zıtlıkların, ayrışmanin eridiği, anlamsızlaştığı bir alan var... Öyle olduğunu farz edelim şimdilik... Bu durumda zıtlar bir olduğuna göre, bir gerçekliğe uyanmamız sadece bir bilinç sıçraması, bir süreç ya da dönüşüm değil. Öyle olmadığını bilerek de öyleymiş gibi davranılmaz tabii ki (bu ayrı bir konu olarak kalsın şimdilik).

Screen Shot 2013-08-18 at 22.11.53Şimdi konunun geneline bakınca beni alınmaya iten bir algılama var, egonun kendisini gostermesi var. Ama aynı zamanda tam da bu konunun içine girdiğimde egonun manasızlığı görülebiliyor. Arsız bir çocuk gibi ilgi isterken konu tersyüz oluyor. Egonun incindiği tam bu nokta, aslında gerçekliğin baska bir düzleme sıçradığı bir nokta oluyor. Hal böyle olunca, bir ego meselesi birden bu perdenin arkasını görmek için bir nimete dönüşüyor. Bu kırılma durumunu yaşatan kişiye/ duruma müteşekkir kalmayalım mı? Elbet illa onun gerçekliginde bir teşekkür olmaz. Çünkü bu, sadece o dengesiz, arızalı durumu güçlendirir. (Farkında olmadan) Bir aynayı tutan kişi olması, yansımaya sebep olan bir durumu yaratması, ayağımı bir kayaya çarpıp dalgınlığımın üzerine bir ayılma yaşadığımdan kayaya teşekkür etmem gibi bir durum. Elbet bir minnet var ortada: ama bu farkındalığı yakalayıp yorumlayabilecek kadar alarm veren kafamın içindeki gürültüye teşekkür etmem gerek bu durumda. Onu da kafa gürültüsü olarak adlandırmak, herhalde ancak benim moronluğum olabilir! ;)