/ genel

Yok OIma Korkumuz Yüzünden Varlığımızı Oluşturuyoruz

Dün gece uzun bir rakı masası sohbetinden sonra zihnimde tek bir cümleyle uyandım:
"Var olduğumuzu sanıyoruz, çünkü yok olmaktan korkuyoruz."
Hadi buradan yak dedim kendime, gel de şimdi bunun açılımını yap. Kahvaltıda da Alaskalı bilge arkadaş Yukon'la da sınıf ayrımı ve ego üzerine budizm temelli bir sohbet de işin tuzu-biberi oldu. Kafamdan uçmadan onu da paylaşmaya çalışacağım. Elbette bu yazdıklarımda düşünceyi aklıma geldiği anda ve hızda yazıya dökemediğimden kısa düşünce kopuşları veya atlamalar olabilir.

Kendimizi tanımlarla, sıfatlarla var etmeye çalıştığımızdn geçenlerde bahsetmiştim. Yok olma korkusu, her insanı en temelden saran bir konu; öyle ki salt bu yüzden sürekli değişen, dönüşen ve devinen bir boşlukta varlığımızı sabitlemeye çalışıyoruz. Türlü referansları, sıfır noktasını ve ölçümlemeyi bu yüzden icad ettik. Mantık ve bilimle, pozitif ilimlerle, sayısal verilerle ölçümlenebilir hale getirerek korkularımızı yok etmeye çalışıyoruz. Bir durumu açıklayabildiğimizde, sınıflandırıp tanımladığımızda onu dosyasına kaldirabiliyor ve rahat bir nefes alabiliyoruz. Korkunun etkileri, yok olmamak için ömürlerimizi uzatmaya, doğanın 'acımasızlığında' zayıf olanın sağ kalmasına çabalamaya ve giderek doğayla olan bağlarımızı koparmaya kadar varıyor. Korktuğumuz ölçüde sarıldığımız "ben", pek çok davranış kalıplarımızı ve toplumsal düzenimizi belirliyor. "Ben"e yapıştığımız ölçüde doğadan kopuş, duyularımızı ve sezilerimizi köreltmeye de başlıyor. Sezgi ve algılarını işitemeyenler, sağlam bir temel olan mantığa yapışsa da bu alanların 'ölçüm dışı' olmasından ötürü yolda kalması pek muhtemel.

Algıladığımız evreni açıklayan bilimlerden fiziğin temel ilkelerinden olan entropi, herşeyin bozulmaya, değişip dönüşmeye mahkum olduğunu bize çok net şekilde ifade ediyorken sabitlere bağlanma çabamız niye? Varlığımız, aslında yok da var olmaya çalışıyormuşça çeşitli duyuları -zaaflarımızı- kullanarak kendini göstermeye ve hatırlatmaya çalışıyor. Aklımızı karıştırmak için beğenilerimizi, ilgilerimizi, asla bir doyum noktasına ulaşmayan (ve ulaşmayacak da olan) duyularımızı önümüze atıyor; bir avcının izlerini gizlemek için çalı-çırpıyla karıştırması gibi.

Yokluktan kaçmak, bizi varlığa yapışmaya itiyor. Dinlerin kötüyle baş etmek için ideal iyiye sarılması gibi, bu da aslında bir aşırılık. İsa, tüm tarih boyunca günahsız bir insan olarak gösterildi, ama hiç bir insan günahsız olamaz. İyilik ve kötülük, insanda çeşitli ölçülerde var olur. İyiliğin içinde dereceli kötülük, kötülüğün içinde de farklı seviyelerde iyilik bulunabilir. Filozofun dediği gibi, idealar evreni, bu dünyadan değildir ve onu yakalamaya çalışmak aslında anlamsız bir çaba. Yin ve yang düşüncesi, bu aşırılığa daha olgun bir gözle bakarak her ikisini de bütünün yarıları olarak kabul eder. Buradan yola çıkarak varlıkla yokluk arasında ayrım yapmamak, her ikisini de evreni oluşturan iki farklı durum gibi kabul etmek sanki daha doğru geliyor bana. Varlığa olduğu kadar yokluğa da sarılmamak pek doğru olmayabilir. Ama bunlardan bir diğerini hiçe saymak da aynı şekilde doğru olmayacaktır. Salt batının bilimselliğine dayanmak elmanın diğer yarısını göz ardı etmek demektir. Ama mantık olmadıkça doğunun salt sezgiselliği de yeterli gelmeyecektir.

"And I think my spaceship knows which way to go" demiş Major Tom (Bowie'nin parçasından alıntı); Lao Tzu'nun öküze ters binmesi ve kendini akışa bırakması gibi. Bizim de kendimizi korkularımızı bırakarak kendimizi boşluğa bırakmamızın zamanı geldi de geçiyor (sanki).