/ genel

Zaman Üzerine -3-

Zaman hakkında düşünmek hoşuma gidiyor; daha önce de zaman üzerine başlığında iki yazı yazmıştım (bu ve şu). Yine aynı alanda bazı düşünceler gelişti, onları da buraya dökmek gerekti.

Buda, "Ne doğduk, ne de öleceğiz" diyerek insanın sonsuzluğuna işaret eder. Normal şartlar altında tüm evren, genel ya da öznel bazı kurallara tabidir ve fizik de yaşadığımız dünyaya bağıl olarak bazı kuralları dile getirir. Entropi olarak adlandırılan kural da, maddelerin enerjiye bağıl aşınması-çürümesini konu alır. Bu kuralın işlemediği madde veya canlı bulamazsınız, herşey ölümlüdür, yok olmaya mahkumdur. Her canlıda olduğu gibi bedenimiz de zamanla işlevini yitirecek ve içindeki hayat, kaybolacak. Buda, "ne doğduk, ne de öleceğiz" derken bedenin ölümlü olduğü gerçeğinin de elbet farkında; sonuçta kendi de zamanı geldiğinde zehirlenerek ölmüş. Burada ölmeyen bir öz var, ama buna ruh demek de sağlıklı bir yorum olmayacak. Kendi deneyimim, yaşadığım 43 yılı kapsıyor ve içinde ölüp dirilmek gibi durumlar da olmadı. Haliyle, ötesinden bahsedebilmem mümkün değil, zaten konumuz da bu değil. Yaşam, Buda'nın ifadesiyle başlangıcı ve bitişi olmayan sonsuz bir durum. Bedenimizse, o yaşamın 'dile geldiği' bir hal, bir fenerin önünde tuttuğumuz elin gölgesinin duvara düşmesi gibi, bu yaşamdaki izdüşümü.

Mist at Tone RiverZaman... saniyelerin, dakikaların, saatlerin, günlerin, hafta ve ayların, yılların birikimi. Zamanın ilerlemesi, evrende mekanın genişlemesiyle paralel bir olgu. Bizim algımızsa zamanı kendi ölçütlerimize göre kesip bölerek değerlendirebiliyor. Oysa zaman da, insan gibi başı ve sonu olmayan bir durum, bir nehir gibi. Zamanı böldükçe daha da bölebiliriz, bilimin olguları açıklamak için daha daralan kurallar oluşturması gibi. Matematikteki limit kavramını hatırlar mısınız, 0 ile 1 arasında bölünmelerle artan ve giderek derinleşen bir durumu ifade ediyordu. Aynı şekilde zaman da istediğimiz kadar parçalara bölelim, aslında akışkanlığı dışında hiçbir sıfat taşımayan iki ucu sonsuza açık bir kavram. Matematikte sonsuzun bir değere ya da sonsuza bölünmesi anlamsızdır. Zamanı da bölmek, birimlerle akışını anlatmaya çalışmak manasız bir çaba aslında.

Deminki yaşamın devamlılığı ile zamanın sonsuzluğu, birbirine çok paralel iki durum. Aslında zamanı, bir nehir gibi düşünürsek, yaşamlarımız için de bu nehir üzerine düşen izdüşümleri diyebiliriz belki.

Zamanın bölünmezliğini ve matematik kavramlarını düşünürken, ister istemez zamanı acaba asal sayılarla ifade etmek daha mı doğru olur diye düşünmeden edemedim. Asal sayılar, kendisi ve 1 haricinde başka bir sayıya bütün olarak bölünemeyen sayıların oluşturduğu dizidir. 2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19, 23, 29, 31, 37, 41, 43, 47, 53, 59, 61, 67, 71, 73, 79, 83, 89, 97,... diye devam eder (devamı). Zamanı bölünemeyen bir tekillik (ing: singularity) olarak kabul edersek, onu ifade etmek için de asal sayılar, düzenli artan sayılara göre daha doğru geldi bana niyeyse. Elbette artan bir değer, düzenli akışı ifade eder. Ama zamanın düzenli aktığını kim söyledi ki? Algımız, zamanın değişken hızlarda aktığını doğrular; bir tatildeyken zaman hızla geçip gider, ama bir randevuyu beklerken zaman geçmek bilmez. Bildiğimiz şekilde zaman kavramı, bu algısal zamanı hiçe sayar. Oysa algıladığımızı anlatmaya çalışıyor olsaydık zamanın esnediğini, daralıp genişleyebildiğini, bazen daha yavaş, bazen de çok hızlı akabildiğini anlatmamız gerekirdi. Objektiflik, yani değişmez bir paydada olguları açıklamak, bilimin fetişlerinden en önemlisi. Objektiflik ne kadar gerçekçi, onu da düşünmek gerekir, herşeyin birbiriyle ilişkisi yüzünden var olduğu bir ortamda objektiflik, anlamsız bir kavram oluyor aslında, ama bu da başka bir düşünme konusu.

Bir dönem -aşırı analitik olduğum zamanlar- olguları genel bir sıfatla tanımlamak için, Q-faktörü adını verdiğim bir değer kullanıyordum. Bu, bir olgunun zamanla da ilişkili olarak kalite faktörüydü. Bir halin, bir durumun ya da bir ilişkinin kalitesini bu değerle ifade ediyordum (kendi kendime). Örneğin bazı ilişkiler, çok kısa bir zaman diliminde çok yoğun olur, bazısı da uzun zamanda yavaş yavaş ilerler. Her iki durumun da kendine has Q-faktörü oluyordu. Çok yoğun bir durum, düşünceme göre bu yüzden uzun süremezdi. Dönüşüm prensibi, Q-faktöründe de geçerliydi, zamana bağıl olarak değişebiliyordu. Aslında bununla, değişken durumlara göre bir tanım yapmaya çalıştığımı görebiliyorum (oysa tanımlamaya çalışmak baştan hataymış ya!).

Zaman ve yaşam (süregelen ve devamlı olan), sonsuz olan iki kavram. Mekan ve beden de bunların izdüşümleri oluyor. Mekan ve bedeni aslında bir gibi düşünebiliriz, sonuçta beden de bir anlamda bir evren ve yaşam süresinin orta noktasında en çok alanı kaplıyor, sonra da yaş ilerledikçe tekrar küçülmeye ve yok olmaya başlıyor. Peki zamanla süregelen yaşamı bir düşünebilir miyiz? Zaman (nehri), yaşamı barındırıyor. Zaten yaşam olmasa nehir de akmazdı, demek ki ikisi de aslında bir noktada aynı. Aslında bir tek akış var, zaman, yaşam ya da taocuların ifadesiyle qi, bu akışla ilgili. Akışın bazen yavaş, bazen hızlı olması, onun doğal hali.

Zamanın ve yaşamın kesilip biçilemez, bölünmez hali, bir kültürün temel yapı taşlarından olsaydı nasıl olurdu, ne değişirdi, merak etmiyor değilim. Bölünemez bir zaman olduğundan telaş olmaz, yok olma korkusu olmadığından çok daha hafiflemiş yaşamlar olurdu. Binlerce yıl değişmeden ve evrenle uyum içinde yaşayan aborjinler geliyor aklıma...