/ algı

Zaman üzerine...

Zaman ve evren konusuna girersem biraz boyumu aşacağına emin olsam da yazarak düşünmek istedim. Zincirleme sayıklama ya da düşünceyi esnetme antremanı olarak görebilirsiniz. Eminim ki bu düşündüklerimin çok daha derin halde düşünenler de vardır.

Büyük patlama öncesi tüm evrenin ufacık bir alanda sıkışık şekilde olduğu söyleniyor. Patlamayla bu ufacık alandaki tüm madde, genişlemeye başlamış. Zaman ilerledikçe genişleme tüm parçaların birbirinden algıladığımız fiziksel ölçülere göre uzaklaşmasına sebep olduğunu gösteriyor. Bu şekilde bakınca zaman, formun boşlukta-mekanda katettiği mesafeyi tanımlayan bir ölçü olarak görürsek aslında zaman, mekanı ölçmemizi sağlayan başka bir birim. Cetvelle ısıyı ölçmek kadar doğrusal olmayan bir ölçme şekliyle evren modelini anlamaya çalışıyoruz. Burada aklıma takılan bir nokta, ya zaman algısı, bizim sınırlı algımızı daha da sınırlandıran bir unsursa? Ya da biz evrenin büyüdüğünü farz ediyoruz ya, ya ilk olduğu haliyle duruyorsa ve biz, onun içinde sadece ufalıyorsak? Sonuçta bizim bakış açımıza göre evren büyüyor! Aslında olan fraktal geometrik şekillerde olduğu gibi, yakınlaştıkça sürekli detayları zenginleşen bir durum söz konusu olabilir. Algımızın artması, çeşitli konularda derinleşmemiz, hayatı basitten daha karmaşık şekillere dönüştürmemiz aslında bu detay zenginleştirmesinin yansımaları olarak görülebilir. Eski zamanlarda olduğu gibi nehrin kenarında akışı gözlemleyerek biraz peynir, biraz ekmek ve şarapla yaşamıyor; hayatı türlü dolaylı araçlarla, karışık şehirler ve insan ilişkileri örgüsünde yaşıyoruz. Hayatımızın detay katsayısı giderek artıyor. Evren modeli de gözlem ve soncunda edindiğimiz bilgi arttıkça değişiyor, derinleşiyor, zenginleşiyor. Ama hala 'Evreka!' diye bağırarak peştemalı elinde koşan bir bilim adamı görülmüyor.

Buradan başka bir detaya sıçramama izin verin. Bilgi arttıkça dedim ya... Bilgiyi de zamanın yansıması olan bir ölçüt olarak görebilir miyiz? Sonuçta kümülatif bir değerden söz ediyoruz. Zaman arttıkça bilgi de artacaktır, kuşkusuz. Yeni teoriler geliştirilecek, bunlar sınanarak bir takım kurallar oluşturulacak. Ama yine de zamana bağıl bir değer söz konusu. Tüm var oluş, evren ve diğer herşeyi anlamamızı sağlayacak algımızı bile zaman içinde, biriktirdiğimiz bilgilerle oluşturuyoruz.

“Evvel tek idik, şimdi bir olduk.”

Isınma hareketlerini yaptığımıza göre şimdi beyin kaslarımızı esnetmeye başlayabiliriz. Bu yukarıda anlatmaya çalıştığım denklemden zaman değişkenini çıkartmayı deneyelim, bakalım ne oluyor? Zaman olmazsa, evren modelinde genişleme de olmuyor. Zaman olmazsa üç boyutlu kurguladığımız evrende aslında boyut da olmuyor. Zamanı aradan çıkarttığımızda bilim adamlarının kutsal ilk sonuç (ve tüm sebeplerin başlangıcı) büyük patlama da olmuyor aslında. Batı düşüncesinin (ve buna bağlı gelişen tüm bilim ve kültürün) takıldığı önemli bir engel, herşeyi sebep sonuç ilişkisinde görmeye çalışması; oysa uzakdoğuda -özellikle taoculukta- bu ilişki, en fazla tüm modelin sadece bir parçası olabilir. Dinsel sistemlerde ilk kaynak (sebep) olarak tanrı gösterilir. (Batılı) Bilimde de bu ilk sebep büyük patlama oluyor. Bu, tıpta açıklanamayan her durumun sebebini genetiğe atmak kadar kaypakça bir yaklaşım bence. Neyse, düşünce zincirini kırmamak için devam edeyim.

Büyük patlama, fiziksel bir patlama dahi olmayabilir; sadece bilincin maddeye kavuşma hali de olabilir. Sonuçta algılayabildiğimiz ve gözlem yapabildiğimiz için de düşünebiliyoruz. Quantum fizikteki deneylerden bir gözlem eylemi ve gözleyen olduğu sürece madde, bu gözlemciye göre bir form alır. Form, aslında algı ile sınırlanmış bir biçemdir; algı düzlemi değişirse formun da bundan etkilenmesini düşünebiliriz. Bulunduğumuz boyuta dair ölçümler, zamanın oluşturduğu mekanın bir ölçümlenmesi diyebilirsek maddenin formunun zamana bağıl olduğunu da bunun bağıl sonucu olarak görebiliriz.

Zaman olmazsa gelmiş ve gelecek de olmadığından tüm zamana bağlı değişimler de aslında olmuyor. Olduğumuz ile olacağımız arasındaki tek fark, algılama seviyesidir. Bir bilgi seviyesinden bir diğerine geçmemiz, yaşamımızı değiştirmek, aydınlanmak diye bir durum da yok. Olacağımız neyse o'yuz; Bütünle bir, bir ile de bütünüz.

Bu şekilde tüm evreni kapsıyor olsak da, ölçme-kıyaslama-rekabet algı seviyesi ile aslında bütün-bir olma halinden kendimizi uzak tutmaya gayret ediyor gibi bir halimiz olduğu söylenebilir. Bulunduğumuz algılama ve bilgi seviyesi ile yarattığımız zengin fraktalin sonsuzluğu içinde kaybolmaya eğilimimiz daha fazla. Taocu kozmolojide varlığın oluşumu, yokluktan birliğe, oradan dualiteye ve onbin (sonsuz) varlığa şeklinde çoğalmacı bir yapıda anlatılır. Ustaların yoluysa bu yolu tersine yürümektir. Sonsuzluktan ikiciliği aşmaya, oradan da tekliğe ulaşmak salt çabayla değil farkındalığa eşlik eden derinleşen bir anlayışla olabilir.